1990'lı yıllardan itibaren bazı yorumcular dünyanın bir Batı-İslam
çatışmasına gebe olduğunu ileri sürmüşlerdir. Dikkatli incelenecek
olursa, son dönemde Batı ve İslam medeniyetleri arasında çıkabilecek
bir çatışma ile terör kavramı arasında bir bağ kurulmak istendiği
görülecektir.
Değişen dünya sistemi
20. yüzyılın son kesitinde, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla
birlikte, dünyanın siyasi geleceğinin nasıl olacağı sorunu ortaya
çıkmıştır. Bu konuda çok çeşitli tezler öne sürülmüştür. Ortaya
atılan senaryolardaki ortak tema, bütün materyalist ideolojilerde
görülen "çatışma" kavramının milletlerarası ilişkilere uygulanmasıdır.
Gelişmenin en önemli şartı olarak, milletler arasındaki ihtilaf
ve çatışmaların sebep olacağı şiddeti öngören bu anlayış, geçtiğimiz
yüzyıla damgasını vurmuş bütün siyasi akımların temelini oluşturmuştur.
Çelişme ve çatışma fikirlerinden yola çıkan siyasi bakış açısı,
tarih boyunca çok belirgin bir İslam ve Hıristiyan medeniyetleri
çatışması olduğunu iddia etmektedir. Bu düşünceye göre, 1. ve 2.
Dünya Savaşları ya da Soğuk Savaş dönemleri gerçekte batı dünyasının
iç meseleleridir ve bu dönemin bitmesiyle geçmişte yaşanan esas
mücadeleye tekrar dönülecektir.
Batı-İslam dünyası çatışmasının provaları
Amerikalı siyaset bilimcilerden Samuel P. Huntington'un ünlü 'Medeniyetler
Çatışması' tezinin ana teması da budur. Huntington dünya üzerinde
sürekli bir çatışma yaşandığını, bunun dünyayı belirli cephelere
ayırdığını söylemektedir.
1980'li yılların sonunda iki kutuplu bir dünyanın ortadan kalkmasıyla,
dünyada ideolojilerin belirleyiciliği sona ermiştir. Bu tespitten
yola çıkarak Huntington, bundan sonraki çarpışmaların ideolojiler
değil, medeniyetler arasında gerçekleşeceğini iddia etmektedir.
Huntington'ın, "medeniyetlerin tayin edici özelliğinin din olduğunu"
belirtirken, aslında neyi anlatmak istediği çok açıktır: "İslam
ve Hıristiyan dünyaları arasında muhtemel bir savaş"...
Onun bakış açısı içinde, Bosna-Hersek'te olup bitenler, ya da Irak
ile Batı dünyası arasında yaşanan Körfez Krizi, insanlığın yaşayacağı
medeniyetler savaşının ön habercileri olan uluslararası buhranlardır.
(www.islamterorulanetler.com)
Oysa bütün bunlar hayali bir senaryoya dayanmaktadır. Gerçekte
İslam medeniyeti ve Batı medeniyeti arasında bir çatışma olamaz,
çünkü Batı medeniyetinin temellerini oluşturan Yahudi-Hıristiyan
inancı, İslam'la çatışma içinde değil, bilakis, bir uyum ve ittifak
içindedir. Anlaşmazlıklara sebep oluşturabilecek etnik ve kültürel
farklılıkların ise, ılımlı politikalarla yumuşatılması, "medeniyetlerin
barışı" ile birlikte dünya barışının da tesis edilebilmesi bakımından
faydalı olacaktır.
Çatışmacı politikalar fayda getirmez
İnsanların değerleri, gelenekleri ve inançları ülkeden ülkeye,
hatta bir ülke içinde dahi çok büyük değişkenlikler gösterebilmektedir.
Bundan dolayı toplumlar ve milletler arasında tarihi, kültürel,
etnik farklılıklar olması kaçınılmazdır. Kimi durumlarda da bu farklılıklar
mücadelelere dönüşebilmektedir. Dünya tarihine baktığımızda bu mücadelelerin
devletler seviyesinde buhranlara, hatta bazen sıcak savaşa dönüştüğünü
görmekteyiz. Bu elbette istenen bir durum değildir. Bu bakımdan,
böyle zamanlarda, ılımlı ve birleştirici politikalar izlenmesi gerekirken,
çatışmaları artırıcı bir takım teoriler üretmek ve bunları sosyal
bilimlerle desteklemeye çalışmak çok zararlıdır.
Huntington'ın "medeniyetlerin çatışması" fikri, bilimsel, akli
ve vicdani hiçbir delili olmayan bir teoridir. Tarih boyunca, yeryüzünün
her bölgesinde çeşitli medeniyetler varolmuş, bu medeniyetler birbirleriyle
sosyal ve kültürel açıdan ilişkiler kurmuş ve "medeniyet alışverişi"nde
bulunmuşlardır. Her ırk, her soy, her millet ayrı bir medeniyete
sahiptir. Her medeniyetin ayrı bir özelliği vardır ve karşılıklı
hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde insanlar her medeniyetten birşeyler
alırlar.
Bu çatışma iddiası, yakın tarihte komünizm vasıtasıyla denenmiş
ve ortaya 20. yüzyılın kanlı bilançosu çıkmıştır. Oysa şu an dünyanın
ihtiyacı çatışma değil, topyekün barıştır. Bu barış için ihtiyaç
duyulan modeli ise uzaklarda aramaya gerek yoktur. 500 yıllık bir
dönemde, idaresi altındaki her bölgeye nizam vermiş olan Osmanlı
idaresi ve Türk-İslam ahlakı, oluşturulmak istenen "medeniyetler
çatışması"nı, "medeniyetler barışı"na döndürmeye yetecektir.
Samuel Huntington 'medeniyetler çatışması' tezini öne sürerken,
bu mücadelenin Ortadoğu ve Avrasya'dan kaynaklanacağını söylüyordu.
Ona göre Avrupa'daki ideolojik bölünme sona erdiğinde, Avrupa'nın
Hıristiyanlığı ile İslam dünyası arasındaki kültürel bölünme yeniden
ortaya çıkmıştı ve gelecekteki çatışmanın cepheleri, geçmişte olduğu
gibi bugün de Avrasya'da açıkça görülebilecekti.
Osmanlı Nizamı -Pax Ottomana-
Geçmişe baktığımızda, Ortadoğu ve Avrasya'nın, 20. yüzyılın başlarına
kadar Osmanlı hakimiyetinde geçen sakin bir tarihi olduğunu görüyoruz.
Hungtinton'un bu çerçevedeki çatışma teorisine karşın, inanç ve
etnik bakımdan dünyanın en kozmopolit bölgesi olan bu topraklar,
Osmanlı Devleti sınırları içindeyken huzur, güvenlik ve barış dolu
olmuştu. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını
fethi ile birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl sürecek Osmanlı
yönetimi başladı. Bu dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu
gibi, Filistin'de de barışı, istikrarı ve "farklı inançların birarada
yaşaması"nı sağlayacaktı.
Sadece bu bölgeler değil aynı zamanda Kafkaslar, Balkanlar gibi
sorunlu bölgeler de Osmanlı hakimiyetinde olan bölgelerdi. Devletin
topraklarının, en geniş olduğu dönemde yüzölçümü 24 milyon km2'yi
bulmaktadır. 600 yıllık ömründe, 400 yıl boyunca devletin en geniş
sınırlarını elinde tutan, gerileme dönemi dediğimiz 200 yıl boyunca
bile çok fazla toprak kaybetmeyen, yıkılış dönemi olan 20. yüzyılın
başlarına kadar gücünü ve etkisini muhafaza eden Osmanlı, "cihan
devleti" ünvanını fazlasıyla hak etmektedir. Zaten Samuel Huntington'un
kendisi de çatışma tezinin, bölgede geçmişte olduğu gibi Osmanlı
benzeri bir yapının kurulması durumunda ortadan kalkabileceğini
belirtmektedir. Huntington "İslam toplumu yüzyılın ilk bölümüne
kadar lider bir devlete sahipti. Bu da açık bir şekilde Osmanlı
İmparatorluğu'ydu" derken açıkça bu gerçeği ifade etmektedir. (S.
Huntington, 1997 de Türkiye'de, Sermaye Piyasası Kurulu'nda verdiği
konferanstan)
Kuşkusuz böylesine büyük bir devletin bu kadar uzun ömürlü olmasını
yalnızca askeri güçle açıklamak mümkün değildir. Osmanlı Devleti'ni
"cihan devleti" ünvanına layık kılan unsurların başında, temelini
dayandırdığı ve gücünü aldığı manevi değerler gelmektedir. Bunun
sebebi; Osmanlı İmparatorluğu'nun, "millet sistemi" adı verilen
bir düzenle yönetiliyor olması ve bu sistemin en temel özelliğinin,
farklı inançlara sahip insanlara, kendi inançlarının ve hatta hukuklarının
gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı. Kuran'da "Kitab
ehli" olarak tanımlanan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı topraklarında
hoşgörü, güvenlik ve özgürlük buldular.
Bu gerçek, İngiliz The Guardian gazetesi tarafından geçtiğimiz
günlerde yayınlanan bir değerlendirme yazısında da dile getirildi.
Makalede, yaşanan son gelişmeler üzerine Balkanlar, Ortadoğu ve
Doğu Akdeniz bölgelerinde yaşayan Hıristiyanların, Osmanlı'nın hoşgörülü
yönetimini "mumla aradıkları" belirtildi. The Guardian Osmanlı sınırları
içinde kalan bölgede hüküm süren çoğulcu denge ve hoşgörüye dayalı
yönetimle ilgili olarak şu ifadeleri kullandı:
"Bu yüzyılın başında imparatorluğun sona ermesiyle birlikte,
sınır bölgeler (Balkanlar, Doğu Anadolu, Doğu Akdeniz) kendi başlarına
bırakıldılar. İmparatorluğun çöküşünün olumsuz sonuçları her zamankinden
daha yoğun hissediliyor."
Osmanlı Devleti, Müslümanlar tarafından yönetilen bir İslam devleti
olmasına karşın, tebasını zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca sahip
değildi. Aksine, Osmanlı Devleti, gayri müslimlere de güvenlik ve
huzur sağlamayı, onları adaletle ve İslam idaresinden razı olacakları
şekilde yönetmeyi hedefliyordu.
Tarih, Türk-İslam ahlakının, Ortadoğu'ya adaletli, hoşgörülü, müşfik
bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan "Pax
Ottomana" (Osmanlı Nizamı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir.
Bu nedenle de Ortadoğu'ya barışın gelmesinin yolu barışçıl, hoşgörülü
ve uzlaşmacı Osmanlı modelinin hakim olmasıdır.
Türkiye'nin vizyonu
Bugün, değişen dünya dengeleri içerisinde Türkiye, tüm Ortadoğu,
Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'da kalıcı barışı sağlamada önderlik
edebilecek bir tarihi birikime sahiptir. Türkiye'nin sahip olduğu
miras, coğrafi olarak Adriyatik'den Çin Seddi'ne kadar dünyanın
en önemli ve en stratejik alanını içermektedir. Ve Türk Milleti,
bölgede izlerinin silinmesi asla mümkün olmayan bir medeniyetin
de mirasçısıdır. Türkler hakim oldukları topraklarda kurdukları
üstün medeniyetler sayesinde, her dönemde ve her koşulda geçerli
olan birleştirici bir kültür mirası oluşturmuşlardır. İşte 21. Yüzyılda,
Türk Milleti'ni, lider milletler arasında en öne geçirecek olan
miras da bu güçlü ve etkin medeniyetin mirasıdır.