Hemen her kültürde
yer aldığını gördüğümüz Nuh Tufanı, Kuran'da anlatılan kıssalar
arasında, üzerinde en çok durulanlardan biridir. Hz. Nuh'un gönderildiği
kavmin uyarılara ve öğütlere kulak asmaması, gösterdikleri tepkiler
ve olayın meydana gelişi birçok ayette detaylarıyla anlatılır.
Hz. Nuh, Allah'ın ayetlerinden uzaklaşarak O'na ortaklar koşan
kavmini, sadece Allah'a kulluk etmeleri ve sapkınlıklarından vazgeçmeleri
konusunda uyarmak amacıyla gönderilmişti. Hz. Nuh, kavmine Allah'ın
dinine uymaları konusunda defalarca öğüt verdiği ve onları Allah'ın
azabına karşı birçok kez uyardığı halde, onlar Hz. Nuh'u yalanladılar
ve şirk koşmaya devam ettiler. Kavminin önde gelenleri Hz. Nuh'u,
onlara karşı üstünlük elde etmeye çalışmak, yani kişisel çıkarlar
aramakla suçlayıp karalamaya çalıştılar ve ona "deli" damgası vurmak
istediler. Ve onu gözetlemeye, baskı altında tutmaya karar verdiler.
Bunun üzerine Allah Hz. Nuh'a, inkar edip zulmedenlerin suda boğularak
azaplandırılacağını ve iman edenlerin kurtarılacağını haber verdi.
Sözü edilen azap vakti geldiğinde, yerden sular ve coşkun kaynaklar
fışkırdı ve bunlar şiddetli yağmurlarla birleşerek dev boyutlu bir
taşkına neden oldu. Allah, Hz. Nuh'a "onun içine her (tür hayvandan)
ikişer çift ile, içlerinden aleyhlerine söz geçmiş onlanlar dışında
olan aileni de alıp koy" (Mü'minun Suresi, 27) emrini verdi ve Hz.
Nuh'un gemisine binmiş olanlar dışında -Hz. Nuh'un, yakındaki bir
dağa sığınarak kurtulacağını sanan "oğlu" da dahil olmak üzere-
tüm kavim suda boğuldu. Tufan sonucunda sular çekilip, ayetin ifadesiyle
"iş bitiverince" de gemi, Kuran'da bildirildiğine göre, Cudi'ye-yani
yüksekçe bir yere-oturdu.
Yapılan arkeolojik, jeolojik ve tarihi çalışmalar olayın Kuran'da
anlatıldığı şekilde meydana geldiğini göstermektedir. Eski çağlarda
yaşamış birçok uygarlığa ait tabletlerde ve elde edilen birçok tarihi
belgede, tufan olayı, kişi ve yer isimleri farklılık gösterse de,
çok büyük benzerliklerle anlatılmış ve "sapkın bir kavmin başına
gelenler" bir ibret kaynağı olarak çağdaşlarına sunulmuştur.
Tufan olayı, Tevrat ve İncil'in dışında, Sümer, Asur-Babil kayıtlarında,
Yunan efsanelerinde, Hindistan'da Satapatha, Brahmana ve Mahabharata
destanlarında, İngiltere'nin Galler yöresinde anlatılan bazı efsanelerde,
İskandinav Edna efsanelerinde, Litvanya efsanelerinde ve hatta Çin
kaynaklı öykülerde birbirine çok benzer şekillerde anlatılır.
Birbirinden ve Tufan bölgesinden hem coğrafi hem kültürel olarak
bu kadar uzak kültürlerde, Tufan'la ilgili bu denli detaylı ve birbiriyle
uyumlu bilgi nasıl yerleşmiş olabilir?Sorunun cevabı açıktır: Eski
dönemlerde birbirleriyle ilişki kurmuş olmaları imkansız olan bu
toplumların yazıtlarında aynı olaydan bahsedilmesi, aslında bu insanların
bir ilahi kaynaktan bilgi aldıklarını gösteren açık bir kanıt durumundadır.
Görünen odur ki, tarihin en büyük helak olaylarından biri olan Tufan,
farklı uygarlıklara gönderilen birçok peygamberler tarafından ibret
için anlatılmış ve bu şekilde Tufan'la ilgili bilgiler çeşitli kültürlere
yerleşmiştir. Bununla birlikte, Tufan olayı ve
Nuh Kıssası bir çok kültür ve dini kaynaklarda anlatılmasına rağmen,
kaynakların tahrif edilmesi veya yanlış aktarma ve kasıtlar sebebiyle
birçok değişikliğe uğramış, aslından uzaklaştırılmıştır. Yapılan
araştırmalardan, temelde aynı olayı anlatan ancak aralarında birtakım
farklılıklar da bulunan Tufan anlatımları içinde, eldeki bilimsel
bulgulara uygun yegane anlatımın Kuran'daki olduğunu görüyoruz.
Tufan Yerel Bir Afet miydi?
Nuh Tufanı'nın varlığını inkar edenler, bu iddialarına delil olarak
dünya çapında bir tufanın varlığının imkansız olduğunu söylemektedirler.
Ayrıca böylesine bir tufanın gerçekleşmemiş olduğu iddiasını, Kuran'a
saldırmak amacıyla da öne sürmektedirler..
Oysa bu iddia, Allah'ın indirdiği ve tahrif edilmemiş tek kutsal
kitap olan Kuran'ı Kerim için geçerli değildir. Çünkü Kuran'da,
Tufan olayına, Tevrat ve çeşitli kültürlerde bahsedilen Tufan efsanelerinden
çok daha farklı bir bakış açısı getirilir. Eski Ahit'in ilk beş
kitabını oluşturan Muharref Tevrat, bu tufanın evrensel olduğunu
ve tüm dünyayı kapsadığını söylemektedir.
Oysa Kuran'da böyle bir bilgi verilmez, aksine, ilgili ayetlerden
Tufan'ın yöresel olduğu ve tüm dünyanın değil, Hz. Nuh tarafından
uyarılıp-korkutulan Nuh kavminin cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
Tevrat'ın ve Kuran'ın Tufan anlatımlarına bakıldığında bu farklılık
kolaylıkla kendi gösterir. Kuran'da tüm dünyanın değil, sadece Nuh
kavminin helak edildiği bildirilmektedir. Tıpkı Ad kavmine gönderilen
Hz. Hud (Hud Suresi, 50) veya Semud kavmine gönderilen Hz. Salih
(Hud Suresi, 61) ve diğer peygamberler gibi Hz. Nuh da yalnızca
kendi kavmine gönderilmiştir ve Tufan da Nuh'un kavmini ortadan
kaldırmıştır. Helak olanlar Hz. Nuh'un tebliğini hiçe sayan ve isyanda
direten kavimdir. (Araf Suresi, 64, 72)
Ayrıca Kuran'da Allah, herhangi bir kavme elçi gönderilmedikçe,
o kavmin helak edilmeyeceğini söylemektedir. (Kasas Suresi, 59)
Helak için, kavmin kendisine uyarıcı korkutucu gelmiş olması ve
bu uyarıcının yalanlanmış olması gerekmektedir. Bir uyarıcı olan
Hz. Nuh ise sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Bu sebeple Allah,
uyarıcı gönderilmemiş olan kavimleri değil, sadece Hz. Nuh'un kavmini
helak etmiştir.
Kuran'daki bu açıklamalardan Nuh Tufanı'nın tüm dünyayı kaplayan
değil, yöresel bir felaket olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Tufan'ın
gerçekleştiği düşünülen arkeolojik bölgede yapılan kazılar da, Tufan'ın
tüm dünyayı kaplayan evrensel bir olay değil, Mezopotamya'nın bir
bölümünü etkisi altına almış olan çok geniş bir afet olduğunu göstermektedir.
Gemiye Bütün Hayvanlar Alındı mı?
Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Nuh'un yeryüzündeki tüm hayvan
türlerini gemiye aldığına ve hayvan neslinin Hz. Nuh sayesinde yok
olmaktan kurtulduğuna inanırlar. Bu inanışa göre yeryüzündeki tüm
hayvanlar toplanmış ve gemiye yerleştirilmiştir.Bu iddiayı savunanlar
elbette birçok açıdan çok zor duruma düşmektedirler. Gemiye alınan
hayvan türlerinin nasıl beslendikleri, gemide nasıl istiflendikleri,
birbirlerinden nasıl tecrit edildikleri gibi soruların cevaplanması
elbette mümkün değildir. Dahası, farklı kıtalara has hayvanların
nasıl toplandığı da merak konusudur; kutuplardaki memeliler, Avustralya'daki
kangurular veya Amerika'ya has bizonlar gibi. Ayrıca insan için
son derece tehlikeli olan yılan, akrep gibi zehirli olanların ve
vahşi hayvanların nasıl yakalandığı, Tufan'a kadar bunların kendi
doğal ortamlarının dışında nasıl yaşatılabildiği gibi sorular da
birbirini izlemektedir.
Ancak bunlar Tevrat'ın karşı karşıya kaldığı zorluklardır. Kuran'da
ise, yeryüzündeki tüm hayvan türlerinin gemiye alındığına dair bir
açıklama bulunmamaktadır. Tufan belirli bir bölgede gerçekleşmiştir.
Bu nedenle gemiye alınan hayvanlar, Nuh kavminin bulunduğu bölgede
yaşayanlar olmalıdır.Ancak sadece o bölgede yaşayan tüm hayvan türlerinin
bile biraraya getirilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Hz. Nuh'un
ve çok az sayıda oldukları belirtilen müminlerin (Hud Suresi, 40)
çevrelerindeki yüzlerce hayvan türünden çiftler topladıklarını düşünmek
de zordur.
Yaşadıkları bölgedeki hayvanlardan sadece böcek türlerinin toplanması
bile mümkün değildir; hem de erkek dişi ayrımı yaparak! Bu nedenle,
toplanan hayvanların rahatlıkla yakalanıp himaye edilebilecek ve
özellikle de insanlara yarar sağlayacak evcil hayvanlar olduğu düşünülebilir.
Buna göre, Hz. Nuh muhtemelen, inek, koyun, at, tavuk, horoz, deve
ve benzeri hayvanları gemiye almış olabilir. Çünkü Tufan nedeniyle
canlılığını büyük ölçüde yitirmiş olan bölgede yeni kurulacak hayat
için gerekli olan temel hayvanlardır bunlar.
Burada önemli olan nokta şudur: Allah'ın Hz. Nuh'a verdiği hayvanları
toplama emrindeki hikmet, hayvanların neslini korumaktan çok, Tufan
sonrasında kurulacak yeni yaşama gerekli olan hayvanların toplanması
olmalıdır. Çünkü Tufan yerel olduğu için hayvanların soylarının
tükenmesi söz konusu olamaz. Nasıl olsa Tufan'dan sonra zamanla
diğer bölgelerden hayvanlar bu bölgeye göç edip bölgeyi eski canlılığına
getireceklerdir.
Sular Ne Kadar Yükseldi? Tufan hakkındaki bir başka tartışma ise,
suların dağları kaplayacak kadar yükselip yükselmediği konusundadır.
Bilindiği gibi Kuran'da, geminin Tufan sonrası "Cudi"ye oturduğu bildirilmektedir.
"Cudi" kelimesi kimi zaman özel bir dağ ismi olarak alınır, oysa kelime
Arapça'da "yüksekçe yer-tepe" anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Kuran'da
"Cudi"nin, özel bir dağ ismi olarak değil, sadece geminin yüksekçe
bir mekana oturduğunu anlatmak için kullanılmış olabileceği gözardı
edilmemelidir. Ayrıca Cudi kelimesinin bu anlamından, suların belirli
bir yüksekliğe eriştiği, ama yine de büyük dağların seviyesine kadar
yükselmemiş olduğu da çıkarılabilir. Yani Tufan Muharref Tevrat'ta
anlatıldığı gibi tüm yeryüzünü ve yeryüzündeki tüm dağları yutmamış,
sadece belirli bir bölgeyi kaplamış olmalıdır.Nuh Tufanı'nın Yeri
Nuh Tufanı'nın gerçekleştiği yer olarak Mezopotamya Ovası gösterilir.
Bu bölgede tarihte bilinen en eski ve en gelişmiş uygarlıklar kurulmuştur.
Ayrıca bu bölge, Dicle ve Fırat nehirlerinin ortasında yer alması
sebebiyle, coğrafi olarak büyük bir su baskınına uygun bir zemin
teşkil etmektedir. Tufan'ın etkisini artıran sebeplerden birisi,
büyük bir ihtimalle, bu iki nehrin yataklarından taşıp bölgeyi etkisi
altına almış olmasıdır.
Bu bölgenin Tufan'ın gerçekleştiği yer olarak kabul edilmesinin
ikinci bir sebebi de tarihseldir. Bölgedeki birçok medeniyetin kayıtlarında,
aynı dönemde yaşanmış bir Tufan'ı anlatan çok sayıda belge ortaya
çıkarılmıştır. Nuh kavminin helak edilmesine tanık olan bu medeniyetler,
bu felaketin oluş biçimini ve sonuçlarını tarihsel kayıtlara işleme
ihtiyacı hissetmiş olmalıdırlar. Tufan'ı anlatan efsanelerin çoğunluğunun
Mezopotamya kökenli olduğu da bilinmektedir. En önemlisi de arkeolojik
bulgulardır. Bunlar, bu bölgede gerçekten de büyük bir su baskınının
meydana geldiğini göstermektedir. Bu su baskını bölgede bulunan
uygarlığın bir süre için duraksamasına neden olmuştur. Yapılan kazılarda
böylesine büyük bir felaketin açık izleri toprağın altından çıkartılmıştır.
Örneğin, MÖ 2000 civarında Mezopotamya'nın tam güney kısmında bulunan
büyük Ur kentinin hükümdarı olan İbbi-sin zamanındaki bir yıl, "gökle
yer arasındaki sınırları yok eden bir Tufan sonrası" şeklinde tanımlanmaktadır.
MÖ 1700'lerde Babilli Hammurabi zamanında bir yıl da "Eşnunna kentinin
bir selle yıkılması" olayıyla tanımlanmaktadır. MÖ 10. yüzyılda
hükümdar Nabu-mukin-apal zamanında Babil şehrinde bir su baskını
gerçekleşmiştir.
Milattan sonra 7., 8., 10., 11. ve 12. yüzyıllarda da bölgede önemli
su baskınları vuku bulmuştur. 20. yüzyılda 1925, 1930 ve 1954 yıllarında
da bu meydana gelmiştir. Anlaşılan odur ki bölge, her zaman için
bir sel felaketine açıktır ve Kuran'da belirtildiği gibi büyük çaplı
bir selin tüm bir kavmi yok etmesi açıkça mümkündür.
Tufan'ın Arkeolojik Delilleri
Kuran'da helak edildiği haber verilen kavimlerin birçoğunun izlerine
günümüzde rastlanılması bir tesadüf değildir. Arkeolojik verilerden
anlaşılmaktadır ki, bir kavmin ortadan kaybolması ne kadar ani olursa,
buna ait bulgu elde edilmesi şansı da o kadar fazla olmaktadır.
Bir uygarlığın birdenbire ortadan kalkması durumunda -ki bu bir
doğal felaket, ani bir göç veya bir savaş sonucu olabilir- bu uygarlığa
ait izler çok daha iyi korunmaktadır. İnsanların içinde yaşadıkları
evler ve günlük hayatta kullandıkları eşyalar, kısa bir zaman içinde
toprağın altına gömülmektedir. Böylece bunlar, uzunca bir süre insan
eli değmeden saklanmakta ve günışığına çıkartılmalarıyla geçmişteki
yaşam hakkında önemli ipuçları sunmaktadırlar.
İşte Nuh Tufanıyla ilgili birçok delilin günümüzde ortaya çıkarılması
bu sayede olmuştur. MÖ 3000 yılları civarında gerçekleştiği düşünülen
Tufan, tüm bir uygarlığı bir anda yok etmiş ve bunun yerine tamamen
yeni bir uygarlık kurulmasını sağlamıştır. Böylece Tufan'ın açık
delilleri, bizlerin ibret alması için binlerce yıl boyunca korunmuştur.Mezopotamya
Ovası'nda yapılan kazılarda başlıca dört şehirde büyük bir tufan
sonucu gerçekleşmiş olabilecek sel felaketinin izlerine rastlanmıştır.
Bu şehirler Mezopotamya Ovası'nın önemli şehirleri Ur, Uruk, Kiş
ve Şuruppak'tır.
Bu şehirlerde yapılan kazılar, bunların tümünün MÖ 3000'li yıllar
civarında bir sele maruz kaldıklarını göstermektedir.Önce Ur şehrinde
yapılan kazıları ele alalım.
Günümüzde Tel-El Muhayer olarak isimlendirilen Ur şehrinde yapılan
kazılarda ele geçirilen medeniyet kalıntılarının en eskisi MÖ 7000'li
yıllara kadar uzanmaktadır. İnsanların ilk uygarlık kurdukları yerlerden
birisi olan Ur şehri, tarih boyunca birçok medeniyetin birbiri ardına
gelip geçtiği bir yerleşim bölgesi olmuştur.
Ur şehrinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan arkeolojik bulgular,
buradaki medeniyetin çok büyük bir sel felaketi sonunda kesintiye
uğradığını, daha sonra zaman içinde tekrar yeni uygarlıkların meydana
çıkmaya başladığını göstermektedir. British Museum ve Pennsylvania
Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir kazı çalışmasına
başkanlık yapan Leonard Woolley'in yürüttüğü ve dünya çapında büyük
sansasyon yaratan kazı çalışmaları 1922'den 1934 yılına kadar sürdürülmüştür.Sir
Woolley'in kazıları Bağdat ile Basra Körfezi arasındaki çölün ortalarında
gerçekleşti. Ur şehrinin ilk kurucuları, Kuzey Mezopotamya'dan gelmiş
olan ve kendilerine "Ubaidyen" ismini veren bir halktı. Bu halka
dair bilgi elde etmek için detaylı kazılar başlatıldı. Reader's
Digest dergisinde Woolley'in kazıları şöyle anlatılıyor:
Kazı yapılan bölgede, derine inildikçe çok önemli
bir buluntu ortaya çıkarılmıştı, bu Ur şehrinin krallar mezarlığıydı.
Araştırmacılar Sümer krallarının ve soyluların gömülmüş olduğu
bu mezarlıkta birçok efsanevi sanat eserlerine rastladılar. Miğferler,
kılıçlar, müzik aletleri, altından ve kıymetli taşlardan yapılmış
sanat yapıtları. Bunlardan çok daha önemli olan başka şeyler de
vardı; kil tabletlere hayret verici bir ustalık ve beceriyle,
yüksek bir teknikle pres edilmiş tarihsel kayıtlar. Araştırmacılar,
Ur'da kral listelerindeki aynı adları taşıyan yazılar bulmuş,
hatta bunların arasında Ur'un ilk krallık ailesini kuran kişinin
adına rastlamıştı.
Woolley, mezarlığın ilk Ur Hanedanlığı'ndan önce
başladığı neticesine vardı. Bu nedenle, son derece gelişmiş bir
medeniyetin ilk hanedandan daha önceleri var olduğu sonucuna vardı.
Kanıtın iyice incelenmesinden sonra Woolley kazıyı
daha derinlere, mezarların altına doğru ilerletmeye karar verdi.
İşçiler çamur olmuş tuğlaların içinden bir metre kadar derine
daldılar ve çanak çömlekleri çıkarmaya başladılar. "Ve sonra birdenbire
herşey durdu." Woolley böyle yazıyordu. "Artık ne çanak, ne çömlek,
ne kül vardı, yalnız suyun getirdiği temiz çamur."
Woolley kazıya devam etti, iki buçuk metre kadar
temiz kil tabakasından geçilerek derine dalındı ve sonra birdenbire
işçiler, tarihçilerin son Taş Devri kültürü olarak isimlendirdiği
bu devrin insanları tarafından yapılmış zımpara taşından aletler
ve çanak çömlek parçalarına rastladılar. Çamur iyice temizlenince
altında kalmış bir medeniyet ortaya çıktı. Bu durum, bölgede büyük
bir su baskınının meydana geldiğini gösteriyordu. Ayrıca mikroskobik
analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını
yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu
gösteriyordu. Gılgamış Destanı ile Nuh'un öyküsü, Mezopotamya
Çölü'nde kazılan bir kuyuda ortak bir kaynakta birleşmiş oluyordu.
Ayrıca Max Mallowan kazıyı yürüten Leonard Woolley'in düşüncelerini
şöyle aktarıyordu:
Woolley, tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine
büyük bir mil kütlesinin sadece çok büyük bir sel felaketinin
sonucu olabileceğini belirterek; Sümer Ur'u ile Al-Ubaid'in boyalı
çanak çömlek kullanan halkı tarafından kurulan kenti ayıran sel
tabakasını, efsanevi Tufan'ın kalıntıları olarak tanımladı.
Bu veriler, Tufan'ın etkilediği yerlerden birinin Ur şehri olduğunu
gösteriyordu. Alman arkeolog Werner Keller de söz konusu kazının
önemini şöyle ifade etmişti:
"Mezopotamya'da yapılan arkeolojik kazılarda balçıklı bir tabakanın
altından şehir kalıntılarının çıkması burada bir sel olduğunu
ispatlamış oldu."
Tufan'ın izlerini taşıyan bir başka Mezopotamya şehri ise günümüzde
Tel El-Uhaymer olarak isimlendirilen, Sümerlilerin Kiş şehridir.
Eski Sümer kayıtlarında, bu şehir "Büyük Tufan'dan sonra başa geçen
ilk hanedanlığın başkenti" olarak nitelendirilmektedir.
Günümüzde Tel El-Fara olarak adlandırılan Güney Mezopotamya'daki
Şuruppak kenti de Tufan'ın açık izlerini taşımaktadır. Bu kentteki
arkeolojik çalışmalar 1920-1930 yılları arasında Pennsylvania Üniversitesi'nden
Erich Schmidt tarafından yürütüldü. Kazılarda MÖ 3000-2000 yılları
arasında var olan bir uygarlığın doğuşu ve gelişmesi değişik tabakalarda
rahatlıkla izlenebiliyordu. Çivi yazılı kayıtlardan anlaşılan oydu
ki, bu bölgede MÖ 3000'li yıllarda, kültürel olarak oldukça gelişmiş
bir halk yaşıyordu.
Asıl önemli nokta ise, bu şehirde de MÖ 3000-2900 yılları civarında
büyük bir sel felaketinin gerçekleştiğinin anlaşılmasıydı. Schmidt'in
çalışmalarını anlatan Mallowan şöyle diyor:
"Schmidt 4-5 metre derinlikte kil ve kum karışımı
sarı topraktan bir tabakaya erişti (bu tabaka selle beraber oluşmuştu).
Bu tabaka, höyük kesitine göre ova seviyesine yakın bir düzeyde
yer alıyordu ve höyüğün her yerinde izlenebiliyordu..." Cemdet
Nasr dönemini Eski Krallık döneminden ayıran kil ve kum karışımı
tabakayı Schmidt "tamamen nehir kökenli bir kum" olarak tanımlayarak
Nuh Tufanı ile ilişkilendirdi.
Kısacası Şuruppak kentinde yapılan kazılarda da yaklaşık MÖ 3000-2900
yıllarına rastgelen bir selin kalıntıları ortaya çıkartılmıştı.
Diğer şehirlerle beraber Şuruppak kenti de muhtemelen Tufan'dan
etkilenmişti.
Tufan'dan etkilendiğine dair elde kanıtlar olan son yerleşim birimi,
Şuruppak'ın güneyinde yer alan ve günümüzde Tel El-Varka olarak
isimlendirilen Uruk kentidir. Bu kentte de diğerleri gibi bir sel
tabakasına rastlanmıştır. Bu sel tabakası da, MÖ 3000-2900'li yıllarla
tarihlendirilmektedir.Bilindiği gibi Dicle ve Fırat nehirleri Mezopotamya'yı
boydan boya kesmektedir. Anlaşılan odur ki, olay anında, bu iki
nehir ve irili ufaklı bütün su kaynakları taşmış, bunlar yağmur
sularıyla birleşerek büyük bir su baskını oluşturmuşlardır.
Yapılan çalışmalar sonucu elde edilen ipuçları değerlendirildiğinde
Tufan'ın oluştuğu alanın boyutlarının yaklaşık olarak doğudan batıya
(genişlik) 160 km, kuzeyden güneye (boy) 600 km. olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bu tespit de, Tufan'ın tüm Mezopotamya ovasını kapladığını göstermektedir.
Tufan'ın izlerini taşıyan Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş şehirleri dizilimini
incelediğimiz zaman bunların bir hat üzerinde yer aldığını görürüz.
Öyleyse Tufan, bu dört şehri ve çevresini etkilemiş olmalıdır. Ayrıca
MÖ 3000'li yıllarda Mezopotamya ovasının coğrafi yapısının günümüzdekinden
daha farklı olduğunu söylemek gerekir. O devirlerde Fırat nehrinin
yatağı, bugünküne göre daha doğuda bulunmaktaydı; bu akış rotası
da Ur, Uruk, Şuruppak ve Kiş'ten geçen bir hatta denk geliyordu.
Kuran'da belirtilen "yeryüzü ve gökyüzü pınarları"nın açılmasıyla,
anlaşıldığına göre, Fırat nehri taşmış ve yukarıda belirtilen bu
dört şehri yerle bir ederek yayılmıştı.
Pekçok din ve kültür Tufan'dan bahsetmektedir Hak dini tebliğ eden
peygamberlerin ağzından hemen her kavme duyurulmuş olan Tufan, zamanla
çeşitli dejenerasyon ve eklemelerle karıştırılarak, sözü edilen toplumların
efsaneleri haline dönüştürülmüştür. Allah, Nuh Tufanı'nı, insanlara
bir ibret ve ders konusu teşkil etmesi için farklı toplumlara gönderdiği
peygamberler ve kitaplar yoluyla aktarmıştır. Ancak her defasında
metinler orijinalinden uzaklaştırılmış ve Tufan anlatımlarına mistik,
mitolojik öğeler katılmıştır. Arkeolojik bulgularla uyuşan ve onları
tasdik eden tek kaynak ise Kuran'dır. Bunun tek nedeni Allah'ın Kuran'ı
en ufak bir değişikliğe uğramadan korumuş olması ve aslının bozulmasına
izin vermemesidir. Kuran, "Hiç şüphesiz zikri (Kuranı) Biz indirdik
Biz; onun koruyucuları da Biziz" (Hicr Suresi, 9) hükmüne göre,
Allah'ın özel koruması altındadır. Kuran'ın bu özelliği, yalnızca
Nuh Tufanı değil, başka tarihsel olaylar ve kavimler hakkında da doğru
bilgileri edinmemizi sağlar.