İnsana aczini hatırlatan mikroskobik varlıklar: Virüsler |
| |
Virüsler, hücrenin en tehlikeli düşmanlarındandır
Hücreyle virüsler arasındaki savaş, insan hayatı için büyük önem taşımaktadır. Virüsler kimi zaman nezle, grip gibi hastalıkların sebebi oldukları gibi, kimi zaman da AIDS, tifo gibi öldürücü hastalıklara da neden olmaktadırlar.
Virüslerin hücreye saldırıları son derece öldürücü, çok gelişmiş saldırı teknikleri nedeniyle de bir o kadar hayret vericidir. Virüsler, hücreyi hücrenin kendi silahı ve imkanlarıyla vururlar. Kendi kopyalarını üretmek için yaptıkları bu akıl almaz saldırı, aslında bir anlamda intihar saldırısıdır. Virüsler, soylarının devamı için hem kendilerini hem de hücreyi feda ederler. Hücreler yaşamlarını sürdürebilmek için DNA'larındaki bilgiler doğrultusunda protein üretmek zorundadırlar. Virüsler işte bu protein üretiminin önünü keserek, hücreyi proteinle birlikte, virüs üreten bir fabrika haline dönüştürürler.
Virüsün bu şekilde hareket edebilmesi için mükemmel bir bilgiye, şuura ve ayrıca güce ihtiyacı vardır. Sadece elektron mikroskobuyla görülebilecek kadar küçük olan virüsün bu mükemmel yapısının farkında bile olmadığı ortadadır. Peki bu yapı nasıl oluşmuştur? Gözü, beyni olmadığı halde, virüs ne zaman ve nasıl hareket etmesi gerektiğini nereden bilmektedir?
Hiç şüphesiz onu da, onun varlığını devam ettirmesi için, hücreyi ve DNA'yı da yaratan Yüce Allah'tır. Allah, yarattığı bu kompleks varlıklarla insanlara benzersiz sanatını ve sınırsız kudretini göstermektedir. Detaylı incelendikçe ve araştırıldıkça yapılarındaki mükemmellik görülen bu varlıklar, iman edenler için Allah'ın varlığının yeryüzündeki apaçık delillerindendir.
Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten, gece ile gündüzün ardarda gelişinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır." (Yunus Suresi, 6)
Virüsler cansız varlıklardır, ama bir hücreyle temas ettikleri andan itibaren inanılmaz bir şekilde canlı özelliği göstermeye başlarlar.
Virüs doğadaki en ilginç organik yapılardan biridir. Canlı bir bedene sahip değildir ve yalnızca bir kalıtım mekanizmasından oluşur. Proteinden bir kabuk ve kabuğun içinde, kendisine ait bilgileri içeren genetik şifrelerden (DNA veya RNA) ibarettir. Tek başına hayat belirtisi gösteren herhangi bir fonksiyonu veya organeli yoktur. Bu nedenle doğada milyonlarca yıl bozulmadan kalabilir. Ancak bir organizmanın içine girdiğinde adeta canlanır ve aktif hale geçer. Bir hücreyle temas ettiği andan itibaren canlı özelliği göstermeye başlar; saldırgan ve dahası akıllı bir canlı olur.
Virüs, hücrelerden birisine girmeden önce ayakları ile hücrenin kendisine uygun olup olmadığını saptar. Eğer yaptığı test sonucu olumlu ise kendi DNA'sını hücrenin içine boşaltır.
Hücre büyülenmiş gibi, ölene kadar virüsün DNA'sını çoğaltmaya devam eder. Hücrenin içindeki mekanizmalar virüsün oyununa gelirler. Hücre, yeni DNA'nın "yabancı" olduğunu anlayamaz ve onu doğruca çekirdeğin içine taşır. Çekirdeğe ulaşan virüsün DNA'sı, burada yer alan DNA'nın arasına karışır. Bu noktadan sonra da, hücre protein ürettiğini sanarak bu yeni virüsün DNA'sını çoğaltmaya başlar. Virüsün DNA'sı hücrenin DNA'sının arasına o kadar uyumla gizlenir ki, hücre farkına varamadan virüs üretimini sürdürür.
Hücrenin bu durumun farkına varması da gerçekten oldukça zordur: Bunu ayırt edebilmesi yirmi ciltlik bir ansiklopedinin herhangi bir sayfasına yerleştirilmiş yarım satırlık bir cümleyi arayıp bulmaya benzer. Virüs, bu "akılcı" yöntemi sayesinde, hücrenin kendine ait programlama mekanizmalarına karışmakta ve adeta hücreye ait bir parça haline gelmektedir.
Bir yazıda, belirli bir paragraftan sonra eklenecek bir cümlenin bütün bir paragrafın anlamını tam tersi bir yönde değiştirmesi mümkündür. İşte virüs de buna benzer bir değişiklik yaparak hücrenin tüm üretim faaliyetini gerçek amacından saptırır: Virüsün DNA'sı, hücrenin çekirdeğindeki "üretim metninin" anlamını tümünden değiştirebileceği hayati bir yere hatasızca eklenir.
Normal zamanda hücre, kendisine gerekli ve DNA'da şifreleri özel kilitlerle işaretlenmiş proteinlerin dışında hiçbir proteinin -diğer hücrelerle ilgili proteinlerin bile- şifresini okumaz. Ancak hücre, adeta büyülenmiş gibi virüs DNA'sının şifrelerini okuyup bu virüsü üretmeye devam eder. Virüsün bunu nasıl başarabildiği bilim adamları için hala aydınlanmamış esrarengiz bir durumdur.
Bu olay, hücre için kaçınılmaz bir felaket hazırlar. Ölmekte olan hücre, çekirdekte yer alan hatalı kodlanmış programı üretmek için tüm enerjisini sonuna kadar kullanır. Sonunda ölür ve parçalanır. Parçalanma ile birlikte çoğalmış olan virüsler, öteki hücrelere sıçrar ve kendilerine yeni kurbanlar bulurlar.
Virüsün istilası, eğer vücudun savunma mekanizması olmasa, normal bir insanı birkaç gün içinde öldürecek kadar hızlı bir biçimde ilerler. Vücudun savunma mekanizması, virüsün vücuda girdiğini çok kısa bir süre içinde fark eder ve hemen büyük bir karşı saldırı başlatır. Bu sayede, en basit bir nezle virüsüyle bile kolayca ölebilecek olan insan, yaşamını sürdürebilir.
Allah insana, gözle görülmeyecek kadar küçük bir varlıkla acizliğini göstermektedir
Virüsün bu derece başarılı bir şekilde hareket edebilmesi için hücreyle, bir kilidin anahtarla uyumu gibi yaratılmış olması gerekmektedir. Ortada çok açık bir gerçek vardır; Allah, virüsleri hastalık sebebi olmalarıı için özel olarak yaratmıştır. İnsan, bu tür sıkıntılar sayesinde Allah'a muhtaç ve aciz bir varlık olduğunu daha iyi fark edebilmektedir.
Allah, virüsleri bazen bir "ölüm vesilesi" olarak da kullanır. Tarih boyunca milyonlarca insan, sahip oldukları mallarından, eşlerinden, çocuklarından ve hayatlarından, belki de kendilerini çok güvenli hissettikleri yerlerde, hiçbir zaman göremedikleri virüsler yüzünden ayrılmışlardır. Bugün modern tıp, hastalıkların çoğuna çözümler üretirken, AIDS ya da Ebola gibi yeni ve karşı konamaz virüslerin karşısında çaresiz kalmaktadır.
Bütün bunlar üzerinde düşünen insan Allah'a karşı acizliğinin farkına varacak ve bağışlanma dileyerek Rabbimize yönelecektir. Allah kendisine yönelip dönenleri bağışlayan olduğunu bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
Rabbiniz, sizin içinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz salih olursanız, şüphesiz O da, (kendisine) yönelip dönenleri bağışlayıcıdır. (İsra Suresi, 25)
|
| |
|
| |
| |
|
Kuran kolaya yöneltir |
| |
Allah, tarih boyunca tüm insanlara doğruyu bulmaları, kesin olan bilgiye ulaşabilmeleri ve güzel ahlakı tanıyabilmeleri için kutsal kitaplar ile bu kitapları onlara ileten ve açıklayan peygamberler göndermiştir. Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği son kitap ise Kuran'dır.
Kuran kıyamete kadar geçerlidir
Kuran'ın kıyamete dek geçerli olduğunu ve korunacağını bilen müminler bunun huzur ve güvenini yaşarlar. Kuran, insanın her hükmünden, her emrinden kesin olarak emin olduğu, vicdanı hür ve rahat bir şekilde, tabi olacağı bir kitaptır. İnsanların böylesine "emin" bir yol göstericisinin olması Allah katından verilmiş çok büyük bir nimet ve rahmettir. Allah, Kuran'ın müminler için önemini bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
...Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)
Kuran'ı kendisine rehber edinen bir insan, yaratılış amacını ve sırlarını, Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmanın yolunu, cennet ve cehennemde nasıl bir hayat olacağını, en güzel ahlakı ve daha birçok bilgiyi en doğru ve eksiksiz şekliyle öğrenir. Kuran'da herşey açıklanmıştır.
Bir insanın din hakkında sorabileceği ve kendisine başka insanlar tarafından yöneltilebilecek her türlü soru Kuran'da cevaplanmıştır. Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
"Onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, Biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım." (Furkan Suresi, 33)
Kuran ayetleri ile din hakkında herşeyin bilgisi verilmiştir. Bununla birlikte Allah Kuran'ın indiriliş sebeplerinden birinin de insanların ihtilafa düştükleri konuların açıklanması olduğunu bildirmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
"Biz Kitab'ı ancak, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi onlara açıklaman ve inanan bir kavme rahmet ve hidayet olması dışında (başka bir amaçla) indirmedik." (Nahl Suresi, 64)
Ayette görüldüğü gibi Kuran, Allah'a iman eden, salih kullar için büyük bir rahmet ve her konuda yol göstericidir. Allah, Kuran yoluyla bize bilemeyeceğimiz, yaratışının sırrı olan konuları bildirir ve tüm insanları bu bilgilerle uyarır.
Örneğin Kuran'da şeytanın varlığı, özellikleri, amacı, insanlara hangi yönlerden yaklaşabileceği, ne gibi yöntemler kullanabileceği, şeytanın sinsi karakteri ve daha pek çok bilgi verilmektedir. Bunun da ötesinde, bir insanın şeytanın etkisinden nasıl çıkabileceğinin yolu gösterilmektedir. Kuran'da şeytan hakkında anlatılanlar müminler için çok büyük bir kolaylıktır Çünkü bu sayede şeytan gibi sinsi ve kendilerine görülmez yollarla yaklaşan bir düşmana karşı insanlar daima uyanık olurlar.
Kuran, herkesin anlayabileceği bir dile sahiptir
Kuran'ın kıyamete dek geçerli olduğunu ve korunacağını bilen müminler bunun huzur ve güvenini yaşarlar. Kuran, insanın her hükmünden, her emrinden kesin olarak emin olduğu, vicdanı hür ve rahat bir şekilde, tabi olacağı bir kitaptır. İnsanların böylesine "emin" bir yol göstericisinin olması Allah katından verilmiş çok büyük bir nimet ve rahmettir. Allah, Kuran'ın müminler için önemini bir ayetinde şöyle haber vermektedir:
Allah yine bir kolaylık olarak, insanların daha kolay kavrayıp anlayabilmeleri için Kuran'da ayetleri çeşitli şekillerde açıklamıştır. Allah Kuran'ın bu üslubunu ayetlerinde şöyle bildirir:
"Andolsun, Biz onlara bir Kitap getirdik; iman edecek bir topluluğa bir hidayet ve bir rahmet olmak üzere bir bilgiye dayanarak onu çeşitli biçimlerde açıkladık." (Araf Suresi, 52)
"Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz?" (Enam Suresi, 65)
Allah'ın bu hükümlerine rağmen, insanların genel olarak düştükleri önemli hatalardan biri, Kuran'ın her insan tarafından anlaşılır olmadığını düşünmeleridir. Çoğu insan Kuran'ın okunması, anlaşılması ve yaşanabilmesi için uzun yıllar süren bir eğitime ihtiyaç olduğunu zanneder. Bu yargıya varan kişilerin büyük bir kısmı ise bir kez bile Kuran'ı okumamıştır aslında. Veya okumuştur ama anlamayı denememiş, daha başından ayetleri anlamayacağı yönünde kendini şartlandırmıştır. Halbuki Kuran, Allah'ın ayetlerinde bildirdiği gibi apaçıktır. Bu yüzden de samimi olarak Kuran'ı okuyan her insan onu kolaylıkla anlayabilir.Kuran'ın dilinin son derece anlaşılır olması insanlar için çok büyük bir nimettir. Nitekim Allah insanların Kuran'ı rahatlıkla okuyup anlamaları için kolaylaştırdığını bir ayetinde şöyle bildirir:
"Biz bunu (Kuran'ı) senin dilinle kolaylaştırdık, takva sahiplerine müjde vermen ve direnen bir kavmi uyarıp-korkutman için." (Meryem Suresi, 97)
Allah, rahmetinin ve merhametinin bir sonucu olarak, insanların anlayışı için dinini bu kadar kolaylaştırmışken, insana düşen sadece Allah'ın bildirdikleri üzerinde düşünmek ve onları uygulamaktır. Ne var ki, pek çok insan böylesine kolay bir yol varken, zor olanı tercih etmektedir. Kendilerine yanlış yol göstericiler aramakta, yaşamlarının amacını öğrenebilecekleri, ebedi kurtuluşlarına vesile olacak Kuran'dan uzak yaşamaktadırlar.
Kuran tek hidayet rehberidir
Kalpleri tatmin bulmuş olarak Allah'a bağlanan halis müminler, Kuran'ın hüküm ve hikmet sahibi olan Rabbimizden gönderilmiş bir hidayet rehberi olduğunu bilirler. Allah Kuran'ın "müminler için bir öğüt ve sinelerde olana bir şifa" (İsra Suresi, 82) olduğunu bildirmiştir.
Kuran ayetleri ile insanın aklında oluşabilecek sorular ve şüpheler tamamen ortadan kalkar ve insan kendisi için en uygun olan ahlakı ve yaşam biçimini öğrenmiş olur. Bu nedenle Kuran, kendisine uyanlara manevi bir şifa ve iyileşme sağlar.
Şu çok önemli bir noktadır: Allah insanları İslam fıtratını yaşadıkları takdirde mutlu, huzurlu, aklen ve bedenen sağlıklı olabilecekleri şekilde yaratmıştır. Allah'ın ayetinde bildirdiği gibi, Kuran insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran yegane hak Kitap'tır:
"Bu bir kitaptır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirilmiştir" (İbrahim Suresi, 1)
Allah'ın kitabının nuruna uyanlar, yol göstericiliğine tabi olanlar, -Allah'ın dilemesi ile- dünyada ve ahirette daima kolaylıklarla karşılaşacak ve güzel bir hayat yaşayacaklardır.
|
| |
|
| |
| |
|
Oksijenin vücudumuz için uygunluğu |
| |
Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve %1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur. Bu gazların en önemlisi Oksijen'dir, çünkü insan gibi kompleks bedenlere sahip canlıların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Karbon bileşikleri oksijenle reaksiyona girerler. Reaksiyon sonucunda su, karbondioksit ve enerji açığa çıkar. Hücrelerimizde kullandığımız ve ATP (adenosin trifosfat) adı verilen enerji paketçikleri, bu reaksiyonla ortaya çıkarlar. İşte biz de bu nedenle sürekli olarak oksijene ihtiyaç duyarız ve bu ihtiyacı karşılamak için hayatımızın her dakikasında nefes alırız. Sürekli olarak ciğerlerimize hava çeker ve hemen sonra da aynı havayı geri veririz. Bunu o kadar çok yaparız ki, "normal" bir işlem olduğunu düşünürüz. Oysa gerçekte nefes almak çok karmaşık bir iştir.
Vücut sistemimiz o kadar mükemmel ayarlanmıştır ki, nefes alma işlemini hiç düşünmeden rahatlıkla yerine getiririz. Yürürken, koşarken, kitap okurken hatta uyurken, vücudumuz sürekli olarak ne kadar nefes almamız gerektiğini hesaplar ve ciğerlerimizi ona göre çalıştırır. Şu anda bile siz nefes alıp-vermek için gereken işlemlerin farkında değilken düzenli olarak havayı soluyabilirsiniz. Nefes almaya bu kadar çok ihtiyaç duymamızın nedeni, vücudumuzda her saniye gerçekleşen milyarlarca ayrı işlemin, hep oksijen sayesinde gerçekleşen reaksiyonlardan enerji sağlamasıdır.
Şu anda bu yazıyı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin sürekli olarak oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Eğer kanınızdaki oksijen oranı düşerse, "gözünüz kararır". Bunun gibi, vücuttaki tüm kaslar, bu kasları oluşturan hücrelerin tümü, karbon bileşiklerini "yakarak" yani oksijenle reaksiyona girerek enerji elde eder. Bu enerji elde edildiğinde ise ortaya vücuttan atılması gereken karbondioksit çıkar. Vücuttan atılması gereken karbondioksit işlemi, yine sizin pek fazla üzerinde durmadığnız nefes alıp-verme işlemi esnasında rahatlıkla yerine getirilir ve yaşamınız için atılması gereken miktarda karbondioksit hiç aksamadan tam zamanında dışarı atılır.
Havayı içimize çektiğimiz anda, akciğerlerimizde bulunan yaklaşık 300 milyon küçük odacığa oksijen dolar. Bu odacıkların duvarlarını kaplayan kılcal damarlar hemen bu oksijeni çekerler ve önce kalbe sonra da vücudun her tarafına taşırlar. Kılcal damarlar oksijeni içeri alırken, aynı anda da atık madde olan karbondioksiti bırakırlar. Yarım saniye sürmeyen bu işlem sayesinde, içimize çektiğimiz temiz (oksijenli) havayı, dışarıya kirli (karbondioksitli) olarak veririz.
Akciğerlerimizde neden 300 milyon odacık olduğunu düşünebilirsiniz. Bundaki amaç, ciğerin hava ile temas eden alanını maksimuma çıkarmaktır. Odacıklar sayesinde sıkıştırılmış olan bu alan gerçekte o kadar büyüktür ki, eğer bu alanı ciğerin içinden çıkarıp düz bir yüzeye yaysak, bir tenis kortu kadar yer kaplar.
Burada bir noktaya dikkat edelim: Akciğerlerin içinde son derece karmaşık ve mükemmel bir sistem vardır. Akciğerlerin içindeki odacıkların ve dolayısıyla bu odacıklara giden kanalların olması gereketiği genişlikte olması, oksijen solunumunu artırmak için yapılmış harika bir tasarımdır. Ancak bu sistemin işleyişi, bir başka şartın yerine gelmesine bağlıdır: Havanın yoğunluğunun, akışkanlığının ve basıncının, bu kadar dar kanallar içinde rahatlıkla hareket edebilecek değerlerde olmasına.
Havanın basıncı 760 mm civadır. Yoğunluğu, deniz seviyesinde, litre başına bir gram civarındadır. Deniz yüzeyindeki akışkanlığı ise, suyun elli katı kadar fazladır. Birer önemsiz rakam sanabileceğimiz bu değerler, gerçekte bizim yaşamımız için çok kritiktirler. Çünkü, "hava soluyan canlıların var olabilmesi için, atmosferin genel karakteristik özellikleri-yoğunluğu, akışkanlığı, basıncı vs.-şu anda sahip oldukları değerlere çok çok benzer olmak zorundadır".
Nefes alırken ciğerlerimiz "hava direnci" denen bir güce karşı enerji kullanırlar. Hava direnci, havanın harekete karşı gösterdiği durgunluk eğilimidir. Ancak bu direnç, atmosferin özellikleri sayesinde çok zayıftır ve ciğerlerimiz kolaylıkla havayı içeri çekip dışarı itebilirler. Bu direncin biraz artması ise, ciğerlerimizin zorlanmaya başlamasına neden olacaktır. Buradaki mantık bir örnekle açıklanabilir: Bir enjektörün iğnesinden su çekmek kolaydır, ama aynı iğneyle bal çekmek çok daha zordur. Çünkü bal, sudan daha az akışkanlığa ve daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir.
İşte eğer atmosferin yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerleri biraz farklılaşsa, nefes almak bizim için bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktır. Bu durum karşısında "o zaman enjektörün iğnesi kalınlaşabilir" diye düşünmek, yani akciğer kanallarının genişletilmesini önermek ise yanlıştır. Çünkü o zaman ciğerlerin hava ile temas eden alanı çok küçülmekte ve ciğerler vücut için gerekli oksijeni alabilecek yapıdan uzaklaşmaktadır. Yani havanın yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerlerinin mutlaka belirli bir aralık içinde olması şarttır, ve bugün soluduğumuz havanın sahip olduğu değerler, tam da bu dar aralığın içindedir.
Tüm bu dengeler, atmosferin insan yaşamı için özel olarak yaratıldığını göstermektedir. Bilimin ortaya koyduğu bu gerçek, bizlere evrenin başıboş bir madde yığını olmadığını bir kez daha ispatlamaktadır. Elbette ki, tüm evrene hakim olan, maddeyi dilediği gibi şekillendiren, galaksileri, yıldızları ve gezegenleri kudreti altında tutan bir Yaratıcı vardır.
Üzerinde yaşadığımız mavi gezegen ise, Allah tarafından bizim yaşamımız için özel olarak düzenlenmiş, Kuran'da ifade edildiği gibi Allah tarafından insan için "serilip-döşenmiştir". (Naziat Suresi, 30) Allah'ın Dünya'yı insan için yarattığını bildiren diğer bazı ayetler ise şöyledir: "Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir." (Mümin Suresi, 64)
"Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu halde onun omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yiyin. Sonunda gidiş O'nadır." (Mülk Suresi, 15)
İnsanın Allah'ın varlığının, hem de her şeyin O'nun tarafından yaratıldığının farkına varmasının ardından, bu gerçeğe karşı kayıtsız kalması, bir tür "büyülenme"dir. Çünkü, yaşadığımız evreni ve Dünya'yı bizim için kusursuz bir biçimde yaratan, sonra da bizleri var eden Allah'tır ve insanın bu gerçeği hayatının en önemli gerçeği olarak kabul etmesi gerekir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi Allah'tır. İnsanın da Allah'ı Rab edinmesi, yani O'na kulluk etmesi gerekir. Allah, bu gerçeği bizlere şöyle bildirmektedir:
"(Allah) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir; şu halde O'na ibadet et ve O'na ibadette kararlı ol. Hiç O'nun adaşı olan birini biliyor musun?" (Meryem Suresi, 65)
|
| |
|
| |
| |
|
İmtihanın sırrı |
| |
Allah dünyanın geçici bir yurt olduğunu ve asıl yurdun ahiret olacağını tarihin başından bu yana insanlara açıklamıştır. Buna rağmen insan, çok kısa süren dünya hayatına yönelir ve nefsine fayda sağlamaya çalışır. Halbuki olayları biraz akılcı değerlendirebilen ve gerçekleri düşünen bir insan, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu görüp anlar.
Önce Allah'ı Sıfatlarıyla Tanımalıyız
Bu imtihanın sırrını anlayabilmek için öncelikle evrene tamamen hakim olan Yaratıcı'yı çok iyi tanımak gerekir. O, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki herşeyi yoktan var eden, her varlığın Kendisine muhtaç olduğu, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve bütün eksikliklerden uzak olan Allah'tır. İnsanı da yoktan var etmiş, ona sayısız özellikler ve nimetler vermiştir. Hiçbir insan işitmeyi, görmeyi, yürümeyi, sinir ve kas sistemlerini düzenli olarak çalıştırabilmeyi, solunum sistemi oluşturup nefes almayı ve bunun gibi yaşam için şart olan sayısız özelliklerini kendi başına elde etmemiştir. Daha insan bunları idrakten bile yoksunken, Allah bu sistemleri insan vücuduna yerleştirmiştir. Tüm bu nimetlerin karşılığında insanlardan istediği ise, Kendisine kulluk etmeleridir. Fakat insanların büyük bölümü ayetin ifadesiyle "zalim ve nankör" bir karakter göstererek Allah'a şükretmeyi, O'na boyun eğmeyi ve itaat etmeyi unuturlar, O'nun koyduğu sınırları çiğnerler. Kendilerinin büyük bir güce sahip olduklarını, bu dünyadan çok uzun bir süre ayrılmayacaklarını düşünürler.
Bu yüzden de tüm amaçları dünyayı yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir. İnsanların dünyaya olan bu bağlılıklarını Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünya)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)
Allah'ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba içindedirler ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir sırrı vardır; dünya hayatı çarçabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek bir gerçektir.
Bunu anlayabilmek için bir örnek üzerinde düşünebiliriz.
Birkaç saniye mi, bir kaç saat mi?
Bir tatil anı düşünün: Sonunda, iki saat süren yolculuğun ardından uzun süredir planladığınız tatile çıkmayı başardınız ve seçtiğiniz tatil köyüne vardınız. Tatil köyü çok kalabalıktı, sizin gibi tatile çıkan yüzlerce kişi vardı etrafta. Resepsiyonda tanıdık yüzlerle karşılaştınız ve hepsiyle selamlaştınız. Daha fazla vakit kaybetmeden deniz kıyısına inmek için acele etmeye başladınız. Hemen üstünüzü değiştirerek kumsala indiniz. Karşınızda harika bir deniz ve kumsal duruyordu. Hava ise gerçekten insanı bunaltacak kadar sıcaktı. Ve sonunda denize girip yüzmeye başladınız. Fakat yüzerken bir ses duydunuz: "Uyan! Saat 8 oldu!"
Bir anda duyduğunuz bu sese hiçbir anlam veremezsiniz. Duyduğunuz sesle bulunduğunuz ortam arasında bağlantı kurmaya çalışırsınız, fakat ilk anda başaramazsınız. Sonunda yavaş yavaş gözlerinizi açıp uyanırsınız. Gözleriniz bulunduğunuz odaya alışıp da şuurunuz yerine geldiğinde rüya gördüğünüzü fark edersiniz. Gerçekten de çok şaşırırsınız. "Herşey o kadar gerçekti ki, saatlerce yolculuk yaptım, masmavi denizi gördüm, çevremde bir sürü tanıdık insanla karşılaştım, hatta şu an kış olmasına rağmen o müthiş sıcağı bile hissettim" diye tüm samimiyetinizle şaşkınlığınızı ifade edersiniz.
Rüyanızda çok uzun bir vaktin geçmiş olduğunu sanmanıza rağmen tüm rüya yalnızca birkaç saniye sürmüştür. Ne kadar aksini ispat etmek isteseniz de bunun yalnızca birkaç saniyelik bir rüya olduğunu kabul etmek durumunda kalırsınız.
Gerçek Yurt: Ahiret
İşte çok kısa süren dünya hayatını tüketip de ahirete giden inkarcıların şaşkınlığı da aynı bu şekilde olacaktır. Çok uzun süreceğini zannettikleri dünya hayatı onları aldatmıştır. Öyle ki kimi bin yıl, kimi bin yıldan da fazla hayatlarını sürdürebilecekleri gibi bir hisse kapılmışlardır. Oysa ölümlerinin ardından diriltildiklerinde, dünyada aslında çok az bir süre kaldıklarını anlayacaklardır. Bu durum Kuran'da şöyle anlatılır:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dedi ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz" (Müminun Suresi, 112-114)
10 yıl yaşamış bir insan da, 100 yıl yaşamış bir insan da yukarıdaki ayetlerde ifade edildiği gibi, dünyada en fazla bir gün kadar ömür sürdüğünü eninde sonunda fark edecektir. Tıpkı rüyadan uyanan ve çok uzun bir tatil geçirdiğini zannederken yalnızca birkaç saniyenin geçtiğini farkeden insan gibi... Hatta yaşadığı ömür ona öyle kısa gelecektir ki, aşağıdaki ayette bildirildiği gibi büyük hırslarla geçirdiği ve yıllarca süren hayatının yalnızca bir saat içine sığdığına yemin dahi edecektir:
Kıyamet saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar, tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler. İşte onlar böyle çevriliyorlardı. (Rum Suresi, 55)
Herkesin kesin olarak bildiği gibi dünyadaki yaşam süresi sınırlıdır. Ya bir gün, ya birkaç saat ya da 70 yıl... Ve herkes şunu da kesin olarak bilir ki sınırlı olan herşey eninde sonunda bitecektir. Bir insan 80 yıl da yaşasa, 100 yıl da yaşasa her geçen gün kaçınılmaz olan sona doğru ilerler. Bunun örneklerini istisnasız herkes kendi hayatında görmüştür. Düşünün ki, uzun vadeli olarak yaptığınız her planla eninde sonunda karşılaşmışsınızdır. Şu anda geriye dönüp baktığınızda söyleyeceğiniz ilk söz "ne kadar çabuk geçti!" olacaktır.
|
| |
|
| |
| |
|
Hz. Mehdi devrinde yaşanacak bolluk, zenginlik ve bereket |
| |
Altınçağ, Peygamber Efendimiz (sav)’in müjdelediği gibi cennetin dünyadaki bir müjdesi, Allah’ın müminlere bir lütfudur. Bolluğuyla, bereketiyle, insanlara sağlayacağı her türlü konforuyla ve huzur dolu ortamıyla her Müslümanın ulaşmak isteyeceği bu dönem, iman eden insanlar için dünya hayatında çok üstün bir mükafattır.
Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda yaşanacak olan ahir zaman hakkında çok detaylı bilgiler ve işaretler yer almaktadır. Peygamberimiz (sav)’in verdiği bilgilere göre, bu dönemde birbiri ardınca pek çok önemli olay gerçekleşecektir. Ahir zamanın ilk devresinde dünyada büyük bir bozulma, karmaşa, zorluk, sıkıntı ve ekonomik zorluk hüküm sürecek, ikinci aşamada ise gerçek din ahlakının yaşanmasıyla birlikte yeryüzünde barış ve huzur hakim olacaktır.
İnsanların asırlardır özlemini duydukları bu kutlu dönem, hadislerin işaretlerine göre yarım yüzyıldan fazla sürecek ve Peygamberimiz (sav)’in zamanında yaşanan “Asr-ı Saadet” benzeri bir dönem olacaktır. Altınçağ’da yaşam o denli güzel olacaktır ki, tüm insanlar bu dönemde yaşamış olmayı isteyeceklerdir. Zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmayacaklar, bu güzelliklerden daha fazla yararlanmak için Allah’tan ömürlerinin uzatılmasını temenni edeceklerdir. Altınçağ’a duyulan bu özlem Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde şöyle bildirilmiştir:
Altınçağ'da Benzersiz Bir Bolluk ve Bereket Yaşanacaktır
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’da yaşanacak nimetlerin eşşizliği çok detaylı olarak anlatılmaktadır. Bu anlatımlara göre Altınçağ, ürünlerde ve mallarda çok büyük bolluk ve bereketin yaşandığı bir dönem olacaktır. Benzeri görülmemiş bir zenginlik yaşanacak, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, açlık, sefalet ve darlık yılları tümüyle sona erecektir. İhtiyaç içinde olan kimse kalmayacak, herhangi bir talepte bulunana istediğinden kat kat daha fazlası verilecek, hiçbir şey sayılıp ölçülmeyecektir. Maddi manevi her türlü imkan insanların rahatı, konforu, neşesi ve huzuru için kullanılacak, en ufak bir sıkıntı, yokluk ve açlık yaşanmayacaktır. Peygamberimiz (sav) Hz. Mehdi döneminde gerçekleşecek olan bu bolluk ve zenginliği hadislerinde şöyle haber vermektedir:
Ümmetimden Hz. Mehdi çıkacaktır. Allahü Teala Hazretleri, insanları zengin kılmak için onu gönderecektir. O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı çok fazla olacak, Hz. Mehdi, insanlara eşit şekilde bol bol mal dağıtacaktır.1
... Mal da o gün çok birikmiş olacaktır.2
İnsanlara malı ve eşyayı dağıtırken, saymadan bol bol verecektir.3
O zaman ümmetim, iyisi kötüsü hepsi de mislini görmedikleri nimetlerle nimetlenir...4
... Mal da o kadar çoğalacaktır ki, hiçbir kimse mal kabul etmeyecektir.5
Tarımda Büyük Gelişmeler Kaydedilecektir
Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde, topraktan da her zamankinden çok daha fazla ürün elde edileceği ve bu alanda da benzersiz bir bolluk ve bereketin görüleceği bildirilmektedir:
İnsanlar bir ölçek buğday ektiklerinde karşılığında yedi yüz ölçek bulacak... Onun zamanında, insan birkaç avuç tohum atacak, 700 avuç hasat edecektir...6
... Yer yemişini (gıda ürünlerini) verecek ve insanlardan hiçbir şey saklamayacak (vermemezlik etmeyecek)tır...7
…O zaman ümmetim nimetlenecek, hayvanlar bolluk içinde ve arzın nebatatı (bitkileri) çok fazla olacak…8
Yine Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde haber verildiğine göre, Altınçağ’da yeryüzünün su kaynaklarında da büyük bir bolluk söz konusu olacak, bu sulama imkanlarının artmasıyla tüm topraklar görülmemiş bir şekilde bereketlenecektir:
... Çok yağmur yağmasına rağmen bir damlası bile boşa gitmeyecek, toprak bir tek tohum istemeden verimli ve bereketli olacaktır.9
Hz. Huzeyfe’nin anlattığına göre, Resulullah Efendimiz şöyle buyurmuştur:
... Onun zamanında bütün sular tatlılaşacak, nehirler uzayacak, yeryüzü bitkilerini artıracak ve (içindeki) hazinelerini dışa çıkaracaktır.10
... Onun devrinde, akan ırmaklar bile suyunu fazlalaştıracaktır...11
... Sema yağmurunu indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde ümmetim onun zamanında rahata erecektir.12
Peygamberimiz (sav)’in bu hadislerinde Hz. Mehdi zamanında modern tarıma geçilmesi, yeni üretim tekniklerinin geliştirilmesi, tohum ıslahı çalışmaları ve yağmur sularının yeni barajlar, göletler yapılarak değerlendirilmesi sonucunda oluşacak üretim artışına işaret ediliyor olabilir. Günümüzde teknoloji çok büyük bir hızla gelişmekte, ürünlerin hem kalitesinde hem de üretim miktarında çok fazla artırıma gidilebilmektedir. Daha uzun süre dayanmaları ve daha az su ile büyümeleri de sağlanmaktadır. Yeni geliştirilen teknolojiler sayesinde ürünlerde çeşitlilik elde edilebilmekte ve dört mevsimde de her türlü meyve ve sebze yetiştirilmektedir.
Altınçağ’da da tüm bu gelişmeler daha da artacak, ürünlerde olağanüstü bir kalite artışı olacaktır. Çok daha fazla mahsül veren, tadı, kokusu daha güzel ürünler yetiştirilecektir. Kuran’da bu konuya işaret eden bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 261)
Hadislerin işaretlerine göre Altınçağ’da sulamaya büyük önem verilecek, her yerde geniş göletler, barajlar, geniş su kanalları, suni ırmaklar oluşturulacak, susuz hiçbir yer bırakılmayacaktır. Deniz, yağmur ve sel suları da arıtılarak tarımda kullanılacak, bu şekilde kurak bölgeler çok büyük bolluk ve berekete kavuşacaklardır. Günümüzde henüz çok dar bir alanda hayata geçirilmiş olan teknolojilerle tüm çöller yeşertilecek ve insanlık çok büyük bir ekim alanına kavuşacaktır. Yine hadislerdeki bilgilere göre, tarımda katedilecek tüm bu ilerlemeler sonucunda hayvanların kalitesinde de büyük bir gelişme kaydedilecek, her türlü hayvansal üretim artacaktır:
... Ümmet nimetlenecek, hayvanlar bol bol yiyip içecek, arz nebatını çıkaracak...13
Yeraltı Zenginlikleri Ortaya Çıkarılacaktır
Hz. Mehdi döneminde yaşanacak bir başka gelişme de, yeryüzündeki tüm yeraltı zenginliklerinin ortaya çıkarılması ve bunların insanlığın refahı ve konforu için kullanılması olacaktır. Peygamberimiz (sav)’in hadislerinde Altınçağ’ın bu özelliği şöyle haber verilmektedir:
... Hz. Mehdi hazineleri çıkaracak...14
Onun zamanında yeryüzü içindeki hazineleri dışarıya fırlatacaktır.15
… Arz, içerisinde gizlediği bütün zenginliklerini, altından ve gümüşten sütunlar halinde dışarı atacak.16
1 El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23
2 Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ahadis, s. 508
3 El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21
4 Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 16
5 Sünen-i Ibn-i Mace, 10/340
6 Kıyamet Alametleri, sf. 164/ El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 24)
7 Sünen-i İbni Mace, 10-347/ Ramuz el Ahadis, s. 508
8 El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 26
9 El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 21
10 En-Necmu’s-sakıb if Beyanı Enne’l Hz. Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib, Tercüme eden: Ömer Dönmez s. 43
11 El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 31
12 Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 9
13 Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 15
14 El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 33
15 El Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 43
16 İmam Şa’rani, Ölüm Kıyamet Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s. 464
|
| |
|
| |
| |
|
Ekonomik krizin çözümü |
| |
Son dönemlerde Amerika başta olmak üzere gelişmiş Avrupa ülkelerinde cereyan eden ekonomik kriz sonucunda piyasalarda başgösteren durum, bir kısım yabancı basın organlarında “Darwinizm maliyesi – bankaların güçlü olanının ayakta kalması” şeklinde yorumlanmıştır. Bazı basın organlarında ise şu anda söz konusu ülkelerinin pazarını “Darwinizm’in idare ettiği” iddia edilmiştir.
Bu yakıştırma, Darwinist düşünceye temel alınmış olan “güçlü olanın zayıf olanı yenmesi” kavramı sebebiyledir. Oysa güçlü olanın zayıfı ezmesi kavramı, Darwin’in söylemesiyle var olmuş bir kavram değildir. Bu kavramı var eden Darwinizm değildir. Dolayısıyla piyasalarda güçlü bankaların ayakta kalmasıyla, hayali bir Darwinist kavram haklı çıkmamış, bu durum Darwinizm’e bir örnek teşkil etmemiştir.
Güçlü olanın zayıfı yenmesi teknik anlamda gerçektir. Buldozerle balta elbette ki bir değildir. Güçlü bir makine zayıf bir makineyi parçalar kuşkusuz. Ama bu yalnızca teknikte böyledir. Ancak yanlış olan bunu bir ahlak kaidesi haline getirmek, “eğer güçlüyse ayakta kalmalı, mutlaka haklı olmalı” mantığıyla hareket etmektir. “Güçlü olanın mutlaka zayıfı yenip yok etmesi gerekir” düşüncesiyle hareket etmek büyük bir yanılgıdır, bir felaket habercisidir.
Güçlü olanın zayıfı ezmesi anlayışı, Darwinizm’de bir ahlak kaidesi haline getirilmiştir. İşte bu nedenle Darwinist zihniyetin etkisi altındaki toplumlar içinde kitle katliamları, cinayetler, terör ve kargaşa, huzursuzluklar, gerginlikler sürekli olarak hakim olmuştur. Darwinizm’in etkisi ile zayıfı yok etmek, doğadaki dengenin korunması adına gerekli görülmüş, komünist ve faşist toplumlar bu sebeple kitleleri katletmekte sakınca görmemişlerdir. Sosyal Darwinizm; Marks, Lenin, Mao gibi komünistlerin, Hitler gibi faşistlerin en büyük fikri temelini oluşturmuştur.
Oysa Allah’tan korkan vicdanlı toplumlarda, güçlü olan daima zayıf olana yardım eder, onun korunması için çaba harcar, onun güçlenmesi için imkanlarını seferber eder. Normal şartlarda insanın fıtratına uygun olan budur. Allah korkusunun, imanın, aklın, vicdanın gerektirdiği ahlak özelliği daima güçsüz olana sahip çıkmayı gerektirir. Toplumlar ancak bu ahlak ile kalkınır, güçlenir, barış ve huzur içinde yaşayabilirler.
Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Mali Krizin Sebepleri:
1. Faiz
Dünya çapında gerçekleşen mali krizin birinci sebebi faiz sistemidir. Yüce Rabbimiz’in haram kıldığı faiz sistemi, sırf menfaate dayalı toplumlar içinde cazip gösterildiği için pervasızca uygulanmış ve insanlar bundan zarar görmeyeceklerini, hatta mutlaka yarar elde edeceklerini düşünmüşlerdir. Faiz sistemi özendirici bir görünüm altında insanlara sunulduğundan, insanlar üretim veya yatırıma yönelmektense, paralarını bankaya yatırmaya teşvik edilmişlerdir. İnsanların paralarını bankalarda, yastık altlarında veya kasalarda sakladıkları bir sistem içinde ise üretim olmadığı, piyasalarda para döngüsü gerçekleşmediği için, pahalılık, enflasyon, ekonomik çöküş gibi mali sıkıntıların oluşması elbette beklenen sonuçtur. Nitekim söz konusu küresel mali krizde de bu durum yaşanmış, üretimin durması, para döngüsünün olmaması, paraların faiz için bankalarda tutulması ekonomiyi çökertmiştir.
Oysa Cenab-ı Allah ayetlerinde faizden kaçınmayı öğütlemiş ve faizin getireceği belaları kullarına haber vermiştir:
Ey iman edenler, faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyin. Ve Allah'tan sakının, umulur ki kurtulursunuz. (Al-i İmran Suresi, 130)
Faiz (riba) yiyenler, ancak şeytan çarpmış olanın kalkışı gibi, çarpılmış olmaktan başka (bir tarzda) kalkmazlar. Bu, onların: "Alım-satım da ancak faiz gibidir" demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helal, faizi haram kılmıştır. Kime Rabbinden bir öğüt gelir de (faize) bir son verirse, artık geçmişi kendisine, işi de Allah'a aittir. Kim (faize) geri dönerse, artık onlar ateşin halkıdır, orada sürekli kalacaklardır.
Allah, faizi yok eder de, sadakaları arttırır. Allah, günahkar kafirlerin hiçbirini sevmez. (Bakara Suresi, 275-276)
2. Tevekkülsüzlük
Mali krizin ikinci en büyük sebebi ise tevekkülsüzlüktür. Yani insanların, malın ve paranın, tüm mülkün Sahibi olan Allah’tan geleceğini unutmaları, panik içinde gelecek kaygısına düşmeleri, Allah’a sığındıkları sürece Allah’ın kendilerini en güzele ileteceğini düşünmemeleridir. Rabbimiz olan Allah, Kendisine dayanıp güvendikleri sürece bir topluluğa mutlaka icabet edeceğini, onları mutlaka koruyacağını ve dilediği taktirde Kendi Katından onları zengin edeceğini vaad etmiştir. Fakat insanların bir kısmı, ellerindeki paranın ve malın üstün bir gücü olduğuna inanır ve geleceklerini de bu mal ve para ile koruma ve garanti altına alabileceklerini düşünürler. Bu sebeple ellerindeki malı korumak adına sıkıntı, kaygı ve derin bir endişe içinde hareket ederler. Bu endişenin sonucunda yine malı saklar, geleceklerini, sakladıkları bu paranın kurtaracağına inanırlar. Gerçek yardımın Allah’tan geleceğini unuturlar. Allah’a tevekkül ettikleri taktirde mutlaka bolluk ve refaha kavuşacaklarını düşünmezler. Bunun karşılığında yine, saklanan para harekete geçmediği ve gelecek endişesi ile boş yere muhafaza edildiği için mali kriz başgösterir.
Oysa tüm mülk Rabbimiz’e aittir. Tüm yardım O’ndan gelir. Rabbimiz’in izni olmadan, saklanan para hiçkimseye hiçbir fayda getirmeyecektir. İnsanı şimdi de gelecekte de koruyacak olan sakladığı para değil, yalnızda Rabbimiz’in yardımıdır. Allah bunu ayetinde haber vermiştir.
Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi 'yapayalnız ve yardımsız' bırakacak olursa, O’ndan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü'minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Al-i İmran Suresi, 160)
Pek çok insanın hırsla mallarını yığıp biriktirmelerinin en önemli sebeplerinden biri de şeytanın telkin ettiği "fakirlik korkusu" diğer bir deyişle, gelecek endişesidir. Katıksızca iman etmeyenler, sürekli gelecekte başlarına olumsuz bir şey gelmesinden; parasız kalmaktan, tek başına yaşlanmaktan, muhtaç duruma düşmekten, iflas etmekten vs korkarak endişe içinde yaşarlar. Bu nedenle hayatlarının neredeyse her anı dünyadaki geleceklerine yönelik kişisel yatırımlarla ve planlarla geçer.
Dünya için bu kadar endişe eden ve plan yapan bu kimseler, apaçık bir gerçek olan ahiret günü için ise hemen hemen hiçbir hazırlık yapmazlar. Her gün dünyayı düşünürken, neredeyse bir kere bile hesap gününü düşünmezler. Allah Kuran'da, tam anlamıyla iman etmeyenlerin şeytan tarafından gelecek endişesine kaptırıldıklarını şu şekilde haber vermiştir:
Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size Kendisi'nden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vaat ediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (Bakara Suresi, 268)
3. Biriktirme Hırsı ve Cimrilik
Gelecek kaygısı ve mal sevgisi nedeniyle parayı ve malı biriktirme hırsıyla hareket eden bir kısım insanlar, ellerindekini harcamak istemez, cimrilik ederler. Bu insanların politikaları genellikle zayıfın gitgide zayıflayıp yok olması, kendilerinin ise biriktirip güçlenerek zengin olmaları üzerine kuruludur. İşte bu nedenle, yoksulu sömürmekten çekinmez, sadaka vermez, cömert davranamaz, kendisi için bile harcayamaz, yalnızca bilinmeyen bir vakit için sürekli olarak biriktirirler. Oysa genellikle beklettikleri ve faiz ile kar getireceğini düşündükleri bu para, üretim hiç yapılmadığından artan enflasyonun hızına yetişemez ve değerini yitirir. Bekleyen bu paranın hiçbir zaman bereketi olmamıştır. Cimrilik nedeniyle piyasaya dahil edilemeyen para, daima durgun bir üretim ile karşılık görmüştür.
Oysa insanlar Allah’ın emrine uyup cömert davransalar, hiç beklemedikleri bir bollukla karşılaşacaklardır. Yüce Allah, faizi artırmayacağını, fakat Allah rızası için verilen sadakanın ise dünyada ve ahirette büyük bir kazanç ile karşılık göreceğini ayetinde belirtmiştir:
İnsanların mallarından artsın diye, verdiğiniz faiz Allah Katında artmaz. Ama Allah'ın yüzünü (rızasını) isteyerek verdiğiniz zekat ise, işte (sevablarını ve gelirlerini) kat kat arttıranlar onlardır. (Rum Suresi, 39)
Çözüm, Kuran Ahlakına Göre Davranmaktır
Faiz üzerine kurulu bir mali sistem olmadığında, insanlar paralarını cimrilik edip saklamadıklarında, cömert olup üretime yöneldiklerinde, ellerindeki parayı hareketlendirdiklerinde, sadaka verdiklerinde ve en önemlisi kendilerine mal ve zenginliği verecek olanın Yüce Rabbimiz Allah olduğuna kalpten inanarak O’na tevekkül ettiklerinde böyle bir mali krizin gerçekleşmesi imkansızdır. Böyle bir sistem içinde insanların yoksullaşması mümkün olmaz. Zenginler fakirlere yardım ettiklerinde, onların da alım gücü olacaktır. Bu üretimi gerektirecektir. Üretim arttığında ve insanların da alım gücü olduğunda fabrikalar işleyecek, satış yüksek oranda artacaktır. Piyasa bir anda hareketlenecek, bankalarda ve yastık altlarında saklı tutulan ve hiçkimseye fayda getirmeyen paralar piyasaya dahil edilmiş olacaktır. Yoksul halk zenginleşecek, zengin halk daha da zenginleşecektir. Saklanan paraların ortaya çıkmasının bereketi elbette ki çok büyük olacaktır. Bu, tüm dünyada, tüm ülkelerin sorunlarını kesin olarak ortadan kaldıracak yegane çözümdür.
Kuşkusuz ki bu çözüm, krizin ortadan kalkması için tek ve en mantıklı yoldur. Fakat her şeyin ötesinde bu çözüm, Kuran ahlakına uygun olan çözümdür. Kuran ahlakına göre hareket edildiğinde, Allah’ın yardımı ve icabeti kuşkusuz ki büyük olacaktır. Allah Kuran ahlakına göre hareket etmenin bereketini insanlara gösterecektir. Yüce Rabbimiz, ayetinde kullarına vadetmiştir:
Gerçek şu ki, sadaka veren erkekler ile sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler; onlar için kat kat arttırılır ve 'kerim (üstün ve onurlu)' olan ecir de onlarındır. (Hadid Suresi, 18)
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin çıkışının alametleri çok detaylı olarak belirtilmiştir. Bu alametlerin neredeyse hepsi, Hicri 1400 (1979)'ün başından beri ardı ardına ortaya çıkmaktadır. Peygamberimiz (sav), Fırat'ın suyunun kesileceğini, Ramazan ayında Ay ve Güneş tutulması olacağını, Irak'ın ve Afganistan'ın işgal edileceğini, gökyüzünde olağanüstü olaylar yaşanacağını, büyük depremler olacağını, birbirini takip eden fitneler meydana geleceğini, anarşi ve kargaşanın artacağını, sosyal bozulmaların yaşanacağını haber vermiştir ve bunların her biri gerçekleşmiştir. Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği Hz. Mehdi'nin zuhur alametlerinden biri de, ekonomik sıkıntıların artması ve büyük bir ekonomik durgunluk yaşanmasıdır. Hz. Muhammed (sav), ahir zamanda ticaretin durgunlaşacağını, herkesin az kazançtan şikayet edeceğini, hayat pahalılığının artacağını, kısaca ciddi ekonomik bunalımlar yaşanacağını bildirmiştir. 2008 YILINDA BAŞLAYAN VE DÜNYA ÇAPINDA OLUŞAN BÜYÜK EKONOMİK KRİZ, 1400 YIL ÖNCE PEYGAMBERİMİZ (SAV) TARAFINDAN HZ. MEHDİ'NİN ÇIKIŞ ALAMETLERİNDEN BİRİ OLARAK BİLDİRİLMİŞTİR. Aşağıda açıklamarıyla beraber bu hadislerden bir kısmı sunulmuştur.
Naim b. Hammad, İbni Mes'ud'dan rivayet edilen bir hadiste, Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışının öncesinin anlatıldığı dönem, "TİCARET ve yolların KESİLDİĞİ ve fitnelerin çoğaldığı zaman" şeklinde tarif edilmektedir. Hadisin devamında ise Hz. Mehdi döneminde bu fitnelerin son bulacağı haber verilmektedir:
"… Biz O (Hz. Mehdi) şahsı aramak için geldik ki, FİTNELER ONUN ELİYLE SÖNEBİLİR. KONSTANTİNİYYE (İSTANBUL) O'NUNLA FETHEDİLİR. (Yani Hz. Mehdi manen gönülleri fethedecek, büyük kültürel ilmi etki oluşturacaktır.) Biz O'nu ismi ile ve anasının, babasının ismiyle ve ordusu ile tanırız…"
(Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s.52)
Hz. Mehdi çıkmadan önce, milletler arasında TİCARET ve YOLLAR KESİLECEK, insanlar arasında fitneler çoğalacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamet-il Mehdiyy-il Muntazar, s. 39)
(Hz. Mehdi'nin zuhurundan (ortaya çıkışından) önce) PİYASANIN DURGUN OLMASI, KAZANÇLARIN AZALMASI olacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 148)
Herkesin AZ KAZANÇTAN YAKINMASI, paraları için zenginlerin saygı görmesi olacaktır. (Kıyamet Alametleri, s. 146)
İşlerin kesad gitmesi olacaktır. Herkes "satamıyorum, alamıyorum, kazanamıyorum!" diye yakınacak. (Kıyamet Alametleri, s. 152)
TİCARET ve yolların KESİLDİĞİ ve fitnelerin çoğaldığı zaman (Hz. Mehdi'nin zuhurundan önceki zamandır). (Kitab-ül Burhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s.52)
Cumhuriyet, 27 Ağustos 2008
Sabah, 16 Eylül 2008
Vatan, 16 Eylül 2008
Türkiye, 31 Ağustos 2008
|
| |
|
| |
| |
|
Kaslardaki kontrol sistemi |
| |
İstemsiz çalışan kasların kontrolü bizim isteğimize bağlı değildir. İstemsiz kasların görevleri çok hayati olduğu için bu kasların kasılmaları ve gevşemeleri özel bir sistem (otonom sinir sistemi) tarafından kontrol edilir. Bu yüzden kalbimiz, midemiz ve bağırsaklarımız görevlerini bizim irademiz dışında gerçekleştirirler. Bu, insan hayatı için alınmış son derece önemli bir tedbirdir.
İnsan vücudundaki kaslar, kontrol edilebilen kaslar (istemli) ve kontrol edilemeyen kaslar (istemsiz) olarak ikiye ayrılır.
Kontrol edilebilen kasları hareket ettirebilmek için düşünmemiz ve karar vermemiz gerekir. Örneğin kolumuzu bükmek istediğimizde, kaslarımız beynimizden gelen emirler doğrultusunda bir miktar kasılır ve bükülme işlemi gerçekleşir.
İstemsiz çalışan kasların kontrolü ise bizim isteğimize bağlı değildir. İstemsiz kasların görevleri çok hayati olduğu için bu kasların kasılmaları ve gevşemeleri özel bir sistem (otonom sinir sistemi) tarafından kontrol edilir. Bu yüzden kalbimiz, midemiz ve barsaklarımız görevlerini bizim irademiz dışında gerçekleştirirler. Bu, insan hayatı için alınmış son derece önemli bir tedbirdir.
İstemsiz çalışan kasların kontrolü bize bırakılsaydı acaba ne olurdu? Vücudumuzdaki istemsiz kaslardan sadece birinin, örneğin kalp kasımızın denetimini bizim kontrol ettiğimizi varsayalım. Bu durumda bütün vaktimizi -başka hiçbir iş yapmadan- kalp kasımızın kasılması ve gevşemesi konusuna ayırmamız gerekecekti. Bu kontrolün uykuya daldığımız anlarda da devam etmesi gerekecekti. Ayrıca kalp kasımızın çalışma hızını da değişen durumlara göre ayarlamamız gerekecekti. Örneğin, kalbimiz uyuduğumuz vakitlerde daha yavaş tempo ile çalışır. Görünen odur ki uykuya daldığımız anda -artık kalbimizin çalışmasını denetleyemeyeceğimiz için- yaşamımızı yitirmemiz kaçınılmaz bir son olacaktır.
İnsan vücudundaki bazı kaslar da kimi zaman kişinin kontrolünde, kimi zaman da kontrol dışında çalışırlar. Örneğin göz kapağımızı hem isteyerek hem de irademiz dışında refleks olarak açıp kapayabiliriz. Bundan başka diyafram kası da istendiği zaman kontrol edilebilen bir kastır. Ancak günlük hayatta otomatik olarak çalışır ve nefes alıp vermemizi sağlar.
Bunlara benzer daha pek çok kasın kendine özgü çalışma şekilleri vardır. İnsan bunların çoğunun ne gibi şartlar altında nasıl işlediklerinden, hızlarından ya da ne zaman çalışıp ne zaman dinlenmeleri gerektiğinden, nasıl enerji toplayacaklarından haberdar dahi değildir. İnsan, vücudunda yaratılmış olan bu mükemmel kontrol sistemi sayesinde bunları düşünmek zorunda değildir. Kendisine verilmiş olan bu büyük kolaylık karşısında insana düşen yalnızca sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah'a şükretmek ve Rabbimizin hoşnut olacağı davranışlarda bulunmaktır.
"Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir?
Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti" (İnfitar Suresi, 6-8)
|
| |
|
| |
| |
|
Dünya bir imtihan yeridir |
| |
İnsan Allah tarafından bir amaç üzere yaratılmıştır. İnsanın yaratılış amacını ve kısa süren dünya hayatı boyunca nasıl bir ömür geçirmesi gerektiğini öğrenebileceği kaynak ise, Allah'ın kullarına bir rehber olarak indirdiği Kuran'dır.
Allah "Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 115) ayetinde insanların belli bir amaç üzere yaratıldıklarını bildirmiştir. Bu amacın ne olduğu ise başka ayetlerde tarif edilmiştir. İnsanın yaratılış amacı, "...insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle haber verildiği gibi Allah'a kulluk etmektir.
Yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılan insanın önünde, ortalama altmış-yetmiş yıllık kısa bir ömür vardır. Bu ömür, tıpkı bir kum saatinde olduğu gibi hiç durmadan akmakta; insan ahiretteki asıl hayata doğru sürekli bir geri sayım içinde yaşamaktadır. Herkes kendisi için belirlenmiş bir süre kadar yeryüzünde kalacaktır ve bu vaktin bilgisi sadece Allah katında saklıdır. İnsanın hayatı kimsenin değiştirmeye güç yetiremeyeceği şekilde, Allah'ın çizdiği bir kader üzere işlemektedir.
Yeryüzündeki herşey kıyamet zamanı geldiğinde yok olacaktır. Apaçık olan gerçek ise "... dünya hayatı, ahirette (ki sınırsız mutluluk yanında geçici) bir metadan başkası değildir" (Rad Suresi, 26) ayetinde de bildirildiği gibi, sonsuz ahiret hayatının yanında dünya hayatının çok kısa olduğudur. Dünya üzerinde herşey eskimeye, yaşlanmaya ve yok olmaya doğru çok büyük bir hızla ilerlemektedir. Zaman, herkesi ve herşeyi mutlaka tahribata uğratmakta ve bu geçici dünyaya bağlananlar çok büyük bir kayıp içine düşmektedirler.
Kendisine birçok nimet verilmiş, akıl, vicdan ve sağduyu sahibi bir varlık olan insanın yaratılış amacının, eksikliklerle dolu olan bu kısa dünya hayatında, geçici yararlar elde etmek olmadığı çok açıktır. İnsan burada imtihan edilmektedir ve nihai hedefi de sonsuz ahiret güzelliğini kazanmaktır.
İnsan, dünyada karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tavırlar, sahip olduğu ahlak ve içinde taşıdığı niyetiyle denenmektedir ve "iman ettim" demesi kesinlikle yeterli değildir. İmanını tavırlarıyla da göstermelidir. Kıyamet gününde, dünya hayatına dair gizli ya da açık herşey ortaya dökülecek, çok hassas bir hesap yapılacaktır.
Bu hesapta "... bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar" (Nisa Suresi, 49) bile haksızlık yapılmayacaktır. İyilikten yana yaptıkları ağır basanlar sonsuz güzelliklerle bezenmiş cennet yurdunda ağırlanırken, kötülüğü ve zulmü kendilerine yol edinenler sonsuz cehennem azabıyla cezalandırılacaklardır. Zira Allah, bu kısa hayatı, insanları denemeden geçirerek, iyi ve doğru olanları diğerlerinden ayırt etmek için yaratmıştır. Mülk Suresi'nde bu gerçek şöyle bildirilir:
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı..." (Mülk Suresi, 2)
Hayat, gerçekte Allah'ın bizleri sınamak ve eğitmek için yarattığı geçici bir süredir. İnsan bu süre boyunca düşünmek, böylece Allah'ı tanımak, O'nun hükümlerine uymak ve Allah'ın rızasını aramakla sorumludur.
"İnsanı dinden uzaklaştıran en önemli hata, düşünmemektir. İnsan, "Nasıl var oldum, beni yaratan kim, nereye doğru gidiyorum" gibi temel sorular üzerinde düşünmedikçe doğruyu bulamaz. Günlük hayatın kısır çekişmeleri ve hırsları içinde boğulur."
|
| |
|
| |
| |
|
Pankreas |
| |
Eğer ihtiyacınızdan biraz daha fazla şekerli bir gıda yerseniz, vücudunuzdaki bir sistem kandaki şeker oranının yükselmesini engellemek için devreye girer:
1- Öncelikle pankreas hücreleri, kan sıvısının içinde bulunan milyonlarca molekül arasından şeker moleküllerini bulur ve diğerlerinden ayırt eder. Dahası bu moleküllerin sayılarının fazla mı, yoksa az mı olduklarına karar verir, adeta şeker moleküllerini sayar. Gözü, beyni, elleri olmayan, gözle göremeyeceğimiz küçüklükteki hücrelerin bir sıvının içindeki şeker moleküllerinin oranı hakkında fikir sahibi olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.
2- Eğer pankreas hücreleri kanda gereğinden fazla şeker olduğunu belirlerse, bu fazla şekerin depolanmasına karar verir. Ancak bu depolama işini kendileri yapmaz, kendilerinden çok uzakta bulunan başka hücrelere yaptırırlar.
3- Uzaktaki bu hücreler kendilerine aksi bir emir gelmediği sürece şeker depolamak istemezler. Ancak pankreas hücreleri, bu hücrelere "şeker depolamaya başlayın" emrini taşıyacak bir hormon yollarlar. "İnsülin" adı verilen bu hormonun formülü, pankreas hücreleri ilk oluştukları andan itibaren DNA'larında kayıtlı bulunmaktadır.
4- Pankreas hücrelerindeki özel "enzimler" (işçi proteinler) bu formülü okurlar. Okunan formüle göre de insülin üretirler. Bu üretimde her biri farklı görevlerde yüzlerce enzim çalışır.
5- Üretilen insülin hormonu, en güvenli ve en hızlı ulaşım ağı olan kan yoluyla hedef hücrelere ulaştırılır.
6- İnsülin hormonunda yazılı olan "şeker depolayın" emrini okuyan diğer hücreler ise bu emre kayıtsız şartsız itaat ederler. Şeker moleküllerinin hücrelerin içine geçmesini sağlayacak kapılar açılır.
7- Ancak bu kapılar rastgele açılmaz. Depo hücreleri kandaki yüzlerce farklı molekül arasından sadece şeker moleküllerini ayırt eder, yakalar ve kendi içlerine hapsederler.
8- Hücreler, kendilerine ulaşan emre hiçbir zaman itaatsizlik etmezler. Bu emri yanlış anlamaz, hatalı maddeleri yakalamaya, gereğinden fazla şeker depolamaya kalkmazlar. Büyük bir disiplin ve özveri ile çalışırlar.
Böylece siz fazla şekerli bir çay içtiğinizde, bu olağanüstü sistem devreye girer ve fazla şekeri vücudunuzda depolar. Eğer bu sistem çalışmasaydı, o zaman kanınızdaki şeker hızla yükselir ve komaya girerek ölürdünüz. Bu o kadar mükemmel bir sistemdir ki gerektiği zaman tersine de çalışabilir. Eğer kandaki şeker normalin altına düşerse, bu sefer pankreas hücreleri bambaşka bir hormon olan "glukagon"u üretirler. Glukagon daha önce şeker depolayan hücrelere bu sefer "kana şeker karıştırın" emrini taşır. Bu emre de itaat eden hücreler depoladıkları şekeri geri bırakırlar.
Nasıl olur da, bir beyne, sinir sistemine, göze, kulağa sahip olmayan hücreler, bu denli büyük hesapları ve işleri kusursuzca başarırlar? Proteinlerin ve yağ moleküllerinin yan yana gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar, nasıl olur da insanların bile yapamayacakları kadar büyük işler yapabilirler? Şuursuz moleküllerin sergiledikleri bu büyük şuurun kaynağı nedir? Elbette bu olaylar, bizlere tüm evrene ve tüm canlılara hakim olan Allah'ın varlığını ve kudretini göstermektedir.
|
| |
|
| |
| |
|
Kuran Furkan'dır; doğruyu yanlıştan ayırır |
| |
Her insanın İslam dini ve ibadetleri hakkında az çok bir bilgisi ve kanaati vardır. Ancak bunların büyük bir bölümü Kuran ölçü alınarak edinilmiş kanaatler değildir. Birçoğu çevresinden, ailesinden, büyüklerinden, arkadaş çevresinden duyduğu eksik ve yanlış bilgilerden derlenmiştir. Oysa Kuran, insanlara öğüt veren ve sonsuz yaşamları için onları uyaran ve doğru yolu gösteren bir kitaptır. Allah'ın dini İslam'ı tanımak, ondaki doğruları ve yanlışları öğrenebilmek için başvurulması gereken tek yol, tek kaynaktır. İnsanlar için rehberdir. Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran mutlak ölçüdür. Bu nedenledir ki Kuran'ın bir ismi de Furkan'dır. Yani "ayırt eden" dir. Kuran'ın "furkan" olan özelliği Enbiya Suresi, 48. ayetinde şöyle belirtilmektedir;
"Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a, takva sahipleri için bir aydınlık ve bir öğüt (zikir) olarak, hak ile batılı birbirinden ayıran (furkan)ı verdik."
Kuran insanların doğrulara ulaşmalarına vesile olmaları için indirilmiş ilahi bir kitaptır, Allah katındandır. Bu nedenle Al-i İmran Suresi, 101. ayetinde Allah'a sımsıkı tutunanların ancak dosdoğru bir yola iletilecekleri haber verilmektedir. Çünkü "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." (Bakara Suresi, 120)
Allah ayetlerini Cibril vesilesi ile farklı farklı zamanlarda peygamberimizin kalbine doğrudan indirmiştir. Allah kullarına gerçek ve doğru yolu Kuran ile göstermektedir. İnsan, Allah'ı bütün sıfatları ile tanıma, insanın dünyadaki amaçlarını, bu amaçlarına ulaşması için yapması gerekenleri, ölüm ve sonrası için olacakları, günlük yaşam içerisinde göstermesi gereken hal ve tavırları, ahlak şeklini, huzurlu ya da mutlu olmanın yollarını Kuran'dan öğrenme imkanına sahiptir. Bu yönleriyle Kuran insanlar için bir rahmet ve şifa olmaktadır. Kuran'ı samimiyetle ve Allah korkusunu içlerinde hissederek, gereği gibi, okuyanlar doğruları görebilir. Allah böylelerinin gerçek iman edenler olduğunu bildirmiştir:
"Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereği gibi okuyanlar, işte ona iman edenler bunlardır. Kim de onu inkar ederse, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir." (Bakara Suresi, 121)
Yalnızca Allah'a güvenip inananların, kopması olmayan sapasağlam bir kulba yapıştıkları Kuran'da şöyle bildirilmektedir; "Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir." (Bakara Suresi, 256)
Ne var ki insanların çoğu Kuran'ı terk etmiş, kendi batıl ve çarpık inançlarının peşinden giden bir topluluk içerisinde yaşamaktadırlar. Dolayısıyla bu toplumun doğrularını ve yanlışlarını sorgulamaksızın benimsemektedirler. Oysa insanlar ahirette yalnızca Kuran'da yazılı olan hükümlerden, sorguya çekileceklerini bilmelidirler. Bu durum Kuran'da şöyle haber verilmektedir; "Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız." (Zuhruf Suresi, 43-44)
İslam Allah'ın kabul edeceği tek dindir, insanların ondan sorumlu olduğu bu ayetten de açıkça anlaşılmaktadır. Hz. Muhammed'in gönderilişinden kıyamet gününe kadar tüm insanlığın tabi olması gereken din yalnızca hak din İslam'dır ve onun kitabı Kuran'dır. Kuran'a uymayanlar ise Allah'ın tarif ettiği dinden başka bir din veya düşünce ararlar. Bu kişiler ve ahiretteki durumları Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma" (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir." (Al-i İmran Suresi, 19)
Bu nedenle insanın Kuran dışında olan her türlü sapkın ve batıl kültürlerden ve inançlardan kurtulması, her duyduğunu ve öğrendiğini Kuran hükümleri ile karşılaştırması ve muhalif olanlarını elemesi gerekir. Ahirette pişmanlık yaşamamak için dünyada Kuran'ın doğrularına göre hareket ederek yaşamak çok önemlidir.
|
| |
|
| |
| |
|
Yarasaların radarı |
| |
Yarasaları ilginç kılan özelliklerinin başında, olağanüstü yön bulma yetenekleri gelir. Yarasaların bu yeteneği, bilim adamları tarafından yürütülen bir dizi deneyle ortaya çıkarılmıştır.
Allah her canlıya yaratmasındaki büyüklüğü, eşsiz tasarımı göstermek için, çeşitli özellikler vermiştir. Bu özellikler insanı hayran bırakan muazzam bir aklın eseridir. Bizler bunlara bakarak, Allah'a şükretmeliyiz. Gökleri ve yaratan Allah'ın ölüleri de diriltmesinin çok kolay olduğunu unutmamalı, ahiretteki asıl hayatımız için çaba göstermeliyiz.
Yarasalar da Allah'ın eşsiz yaratması için verilebilecek güzel örneklerdendir. Bilim adamlarının yaptıkları deneyler sonucunda bu canlıların yeni özellikleri keşfedilmektedir.
Bilim adamlarının yaptığı deneylerde, yarasa karanlık bir odaya bırakılmıştır. Daha sonra odanın diğer ucuna bir sinek yerleştirilmiş ve yarasanın hareketleri gece görüş özelliği olan kameralarla takip edilmiştir. Sinek havada daha ilk kanat çırpışlarını yaparken odanın bir ucundan hızla harekete geçen yarasa doğrudan sineğin yanına gelerek onu avlamıştır. Bu deney ile yarasaların karanlıkta bile işleyen çok keskin bir algılama kabiliyeti olduğu sonucuna varılmıştır. Ancak yarasanın bu üstün algılaması nereden kaynaklanmaktadır? İşitme duyusundan mı, yoksa sahip olduğu özel bir gece görüş sisteminden mi?
Bu soruların cevabını arayan bilim adamları ikinci bir deney daha yapmışlardır. Bu sefer odaya bir tırtıl konmuş ve üzeri bir gazete sayfası ile örtülmüştür. Yarasa, hiç zaman kaybetmeden, yerdeki gazete sayfasını kaldırarak tırtılı yemiştir. Bu sonuç, yarasanın yön bulma yeteneğinin görme duyusuyla ilgili olmadığını göstermektedir.
Bilim adamları yarasalarla ilgili deneylerine devam etmişlerdir: Uzun bir koridorun bir ucuna yarasa, diğer ucuna ise yem olarak bir grup kelebek yerleştirilmiştir. Ancak bundan önce koridoru diklemesine kesen, birbirine paralel duvarlar yapılmıştır. Daha sonra da bu duvarların her birine, ancak bir yarasanın geçebileceği kadar genişlikte birer delik açılmıştır. Deliklerin özelliği her duvarın farklı bir noktasında olmalarıdır. Yani yarasanın bu duvarları aşması için adeta "slalom" yarışı yapan kayakçılar gibi sürekli manevra yapması gerekecektir.
Yarasa ilk duvara yaklaştığında doğrudan deliğe doğru hareket ederek buradan kolaylıkla geçmiştir. Bundan sonraki her duvarda aynı şey gözlemlenmiştir: Yarasa duvara çarpmak bir yana, duvar yüzeyindeki deliği aramaya bile gerek duymamaktadır. Son duvarı da rahatlıkla geçen yarasa burada yakaladığı kelebeklerle karnını doyurmaktadır.
Bu durum karşısında hayranlıklarını gizleyemeyen bilim adamları, yarasanın algılamasındaki hassasiyeti anlamak için son bir deney daha yapmaya karar vermişlerdir. Bu kez amaç yarasanın algı sınırlarını daha kesin belirlemektir. Yine uzun bir tünel hazırlanmış ve tünel boyunca 0.6 mm kalınlığındaki çelik teller tavandan yere inecek şekilde dağınık bir tarzda gerilmiştir. Yarasa, deneyi yapanları bir kez daha şaşırtarak, gerili tellerden hiç birine takılmadan, tek seferde aralarından geçerek yolculuğunu başarıyla tamamlamıştır. Yarasanın bu uçuşu, 0.6 mm kalınlığındaki telleri bile uzaktan algılayabildiğini göstermektedir. Yapılan diğer araştırmalar da yarasaların bu inanılmaz algılama yeteneklerinin, sahip oldukları özel bir sonar sistemine bağlı olduğunu göstermiştir. (www.hayvanlaralemi.net)
Yarasalar, etraflarındaki cisimleri algılamak için, yüksek titreşimli ses dalgaları yayarlar. İnsanlar tarafından duyulamayan bu dalgaların yankıları yarasa tarafından algılanır ve böylece hayvan içinde bulunduğu ortamın bir tür 'harita'sını çıkarır. Yani yarasanın havada uçan küçücük bir sineği algılaması, çıkardığı seslerin sineğe çarpıp geri dönmesiyle oluşan yankıya dayanır. Yarasanın sonarla yön bulması, yaydığı seslerin kendisine geri dönme süreleri arasındaki farkı hesaplaması sayesinde mümkün olmaktadır.
Doppler etkisi denen fizik kuralına göre, hareket halindeki bir cisme çarpan sesin frekansı değişir. Yarasa sanki Doppler etkisini bilirmişçesine, hareketli cisimlere doğru yolladığı ses dalgalarını değiştirir. İşte bu noktada yarasa sonarının olağanüstü bir yönü daha ortaya çıkar. Allah yarasanın işitme sistemini yalnızca kendi sesini duyacak biçimde yaratmıştır. Kuran'da Allah şöyle buyurmuştur:
"Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır" (Nahl Suresi, 66)
|
| |
|
| |
| |
|
İslam ahlakıyla gelen adalet |
| |
Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi için, insanların kişisel çıkarlarını bir kenara bırakmalarına vesile olacak bir ahlaka ihtiyaç vardır. Bu ahlak, Allah'ın bizlere öğrettiği ve uygulanmasını emrettiği Kuran ahlakıdır.
Siz şu satırları okuduğunuz sırada dünyanın dört bir yanında savaşlar devam ediyor, insanlar ölüyor, sakat kalıyor, evinden, yurdundan çıkmak zorunda bırakılıyor. Ölüm tehlikesi içinde yüzlerce kilometreyi yürüyerek kateden mülteciler açlıkla, susuzlukla ve salgın hastalıklarla mücadele ediyor, fakat bu zulmü yapan kişiler vicdan rahatlığı içinde hayatlarına devam edebiliyor, yemek yiyor ve sıcak yataklarında huzurlu bir şekilde uyuyabiliyorlar.
Şu an dünya ülkelerine baktığımızda, adaletin, maddi gücü elinde bulunduran azınlıklar tarafından, eğer canları isterse uygulattırdıkları bir prosedür haline gelmiş olduğunu görüyoruz. Eğer "insafa gelirlerse" ihtiyaç içinde olan bu insanlara yardım eli uzatıyor, yine "insafa gelirlerse" adaletli davranıyorlar. Dünyanın dört bir yanında insanlar haksız kazançlar elde ederek, fakirlerin hakkını yiyerek refah içinde yaşıyorlar. Suçsuz insanlar cezalandırılırken gerçek suçlular itibar ve iltifat görüyor.
Dünyada adaletsizlik hüküm sürüyor.
Peki neden? İnsanlar adaletin gerekliliğine inanmıyorlar mı?
Aslında adalet dendiğinde herkes temelde aynı kavramları anlar ve bu kavramlar çoğu insan tarafından genel kabul görür. Bu, hiçbir farklılık gözetmeden tüm insanları kapsayan, insanlar arasındaki dil, din, ırk gibi tüm ayrımlara rağmen, imkanları hakka uygun bir biçimde paylaştıran, güçlülerin değil haklıların üstün olduğu bir dünya oluşturmayı hedefleyen bir adalet anlayışıdır.
İnsanları adaletten uzaklaştıran etken ise, prensipte kabul ettikleri bu adalet kavramını kendi çıkarları ile çatıştığında reddetmeleridir. Örneğin rüşvetin kötü bir yol olduğunu ve rüşvet yiyerek adaletsizlik yapmanın ahlaksızlık olduğunu sözde herkes kabul eder. Ama kendilerince cazip bir rüşvet teklifi ile yüzyüze gelen bazı insanlar, birtakım "gerekçeler" uydurarak, sözde kabul ettikleri bu kıstasları hiç düşünmeden çiğneyebilmektedirler.
Aynı şekilde, mahkemelerde şahitlik yapan insanların mutlaka doğru konuşmaları, gerçeği anlatmaları gerektiğini de herkes bilir ve kabul eder. Oysa bir mahkemede şahit olarak ifade veren bazı insanlar, kendilerinin veya yakınlarının çıkarları söz konusu olunca hemen tavır değiştirir ve kolaylıkla yalan söylerler. Adaleti prensipte kabul etmekte, ama kendi çıkarlarıyla çatıştığı anda tereddütsüz olarak çiğnemekte sakınca görmemektedirler. Kamuya açık malların eşit paylaşılması gerektiğini de yine herkes prensipte kabul eder. Ancak bir "yardım kampanyası" olduğunda, dağıtılan mallardan daha fazla, hem de hakkından fazla alabilmek için pek çok insan birbirini ezer. Yine, çıkarlar adalete karşı üstün gelmiştir.
Bu şekilde pek çok örnek verebiliriz. Ama sonuçta karşılaştığımız gerçek aynıdır: İnsanlar adaletin gerekliliğine inansalar dahi, kendi çıkarları söz konusu olduğunda adaleti çiğnemektedirler. Bu şekilde düşünen insanlar büyük bir çoğunluğu oluşturdukları için de, adalet hayali bir kavram olmaya devam etmektedir.
Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi için ise, insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir ahlaka ihtiyaç vardır.
Bu ahlak, Allah'ın bizlere öğrettiği ve emrettiği Kuran ahlakıdır. Çünkü Kuran ahlakı insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan yana, katıksız bir adaleti emretmektedir. Allah Nisa Suresi'nde inananlara, kendi aleyhlerinde de olsa adaletli davranmalarını şöyle emreder:
"Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." (Nisa Suresi, 135)
Ayette de bildirildiği gibi insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece Allah rızası gözetilerek, Allah'tan korkarak sağlanan adalet gerçek adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı, dili, ırkı, teninin rengi kararlarına etki edemeyecek, sadece ve sadece haktan yana karar verilecektir. Kuran ahlakının gerçek anlamda yaşandığı toplumlarda gerçek adaletin, gerçek huzurun ve güvenin yaşanacağı mutlaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan, hesap gününde tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceğini bilen bir insan gerçek adaleti sağlayabilir.
Nitekim tarih bunun ispatıdır. Allah'ın "Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır." (Araf Suresi, 181) şeklinde bildirdiği gibi, tarih boyunca adaletin hakim olduğu dönemler yaşanmıştır. Başta peygamberler ve sonra da onların yolunu izleyen pek çok adil yönetici yaşadıkları dönemlerde toplum içerisinde güven ve barış ortamı oluşturmuşlardır.
Örneğin Müslüman Türk Milleti, geçmiş yüzyıllarda gerçek adaletin nasıl sağlanabileceği konusunda tüm dünya ülkelerine örnek olmuştur. Gerek Selçuklu döneminde gerekse Osmanlı döneminde, çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri konuşan, farklı toplumlar aynı bayrağın altında, birarada huzur içinde yaşamış ve toplumsal adalet sağlanmıştır.
Müslüman Türkler ayak bastıkları her yerde adaletli uygulamalarıyla tanınmış, hoşgörülü, barışçıl ve merhametli tavırları nedeniyle fethedilen ülkelerin halkları tarafından dahi sevinçle karşılanmışlardır.
|
| |
|
| |
| |
|
Kaslardaki minyatür motorlar |
| |
Bir otomobili tek bir motor yürütür. Uçakları ise 1, 2 veya 4 motor uçurur. Peki bu sayfayı elinizde tutmanızı veya tek bir adım atmanızı kaç motor sağlamaktadır?
Büyük veya küçük her kasın çalışma prensibi aynıdır: Milyarlarca küçük motor birarada çalışarak kasların hareket etmesini sağlar.
Milyarlarca minik motor -şu anda ne yapıyorsanız yapın- sizin bu hareketi yapabilmeniz için ihtiyacınız olan gücü üretirler. Söz konusu motorlar "kas lifleriniz"dir.
Vücudunuzda 6 milyardan fazla motor vardır. Bu küçük motorlar size su içirir, araba kullandırır, yürütür, konuşturur, kalbinizin atmasını sağlar, gözünüzü kırptırır, nefes aldırır, yemek yedirir, boynunuzu çevirmenizi sağlar. Hatta bu satırları okurken, gözünüzün satırları takip edebilmesi için soldan sağa hareket etmesi bile bu küçük motorların sağladığı güç sayesinde gerçekleşir.
Kaslardaki motorların büyüklüğü, kullanıldıkları yere göre değişir. Bazı motorların büyüklüğü santimetrenin yüz binde biri kadarken bazı motorların büyüklükleri ise 3 santimetreyi bulur. Küçük motorlar yani kas lifleri biraraya gelerek büyük güç tribünlerini yani kasları oluşturur. Örneğin kolunuzu kasmanızı sağlayan ön kol kası milyonlarca küçük motorun biraraya gelmesiyle oluşmuştur.
İnsan vücudunda irili ufaklı 400'ün üzerinde güç tribünü bulunur. Bazı kaslar, örneğin göze giren ışık miktarını ayarlayan kaslar küçüktür. Bazı kaslar da -insan ağırlığını taşıyan bacak kasları gibi- büyüktür. Ancak büyük veya küçük her kasın çalışma prensibi aynıdır: Milyarlarca küçük motor birarada çalışarak kasların hareket etmesini sağlar. Örneğin elinize bir kalem alıp, gözlerinizle yazdıklarınızı takip ederken bu motorların oluşturduğu 100'den fazla kas faaliyete geçer.
Bedenimizdeki bütün kasların çalışma sistemi son derece hassas sınırlarla belirlenmiştir. Çok sayıda kas hücresi biraraya gelerek vücudumuzdaki kasları oluşturur. Kısacası hücrelerimizin uyumlu hareketi sayesinde yaşamımızı rahatlıkla sürdürürüz. Kasların en önemli özelliklerinden bir tanesi de yaşamımızı devam ettirmemizi sağlayan bir kontrol sistemine bağlı olmalarıdır.
Bunlar kaslarımızın sahip olduğu özelliklerden sadece birkaç tanesidir. Pek çok insan bunlardan haberdar değildir. Dahası hiç kimse kaslarını kullanırken onları nasıl hareket ettireceğini, hangi kasa ne kadar enerji gönderilmesi gerektiğini, hareket ettireceği organın hangi açıda tutulması gerektiğini düşünmez. Kas sistemi de vücuttaki diğer sistemler gibi mükemmel bir şekilde işler.
İnsan bu mükemmel sisteme sahip olmak için hiçbir çaba sarf etmemiştir. İnsanı yoktan var eden, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunan herşeyin Rabbi olan Allah, ona böyle bir sistem vermiştir. İnsana düşen, kendisine verilen bu gibi nimetlerin farkına varıp, Yaratıcımız olan Allah'a karşı sürekli şükredici olmaktır.
|
| |
|
| |
| |
|
Canlılardaki kusursuz simetri |
| |
Şüphesiz müminler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)
Elinize bir çift deniz kabuğu alın ve simetrik olacak şekilde karşı karşıya koyun. Çizgilerin dizilişlerinde, büyükten küçüğe doğru sıralınışlarında kusursuz bir düzen ve simetri ile karşılaşacaksınız. Doğadaki hangi canlı incelenirse incelensin her seferinde doğaüstü bir düzenlilik, kusursuz bir simetri ve benzersiz bir renk çeşitliliği görülecektir.

Aynadaki yüzünüze bir bakın, kusursuz bir simetri göreceksiniz. Elinize bir dergi alın ve sayfalarını çevirin. Çevirdiğiniz sayfalarda karşınıza çıkan insanlar, karşınıza çıkan kuşlar, çiçekler ve kelebekler de aynı simetriye sahiptir.
Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar simetrik bir yapıya sahiptirler.
Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen bu renk çeşitliliği, düzen ve simetri karşısında açıklama getirememektedirler. Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden kör tesadüfler ile ortaya çıkmayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin, simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin'de bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:
"Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyon kontrolü altında gerçekleştiğini düşünemiyorum."
Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin, güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, gözalıcı renkleriyle papağanların, tavuskuşlarının, leoparların kısacası tüm ihtişamı ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir insan iddia edemez.
Canlılar bu özelliklere sahip olarak Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah'ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O'ndan başka ilah yoktur.
Kelebeklerdeki Simetri
Yandaki resimdeki kelebeklerin kanatlarını ilk kez görüyormuşcasına inceleyin. Böyle kusursuz bir estetik, en ufak hataya rastlanmayan simetri, gözalıcı renkler ve desenler karşısında muhakkak hayranlık duyarsınız.
Şimdi bir kumaşı düşünün. Bu kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş, son derece estetik ve kaliteli bir kumaş. Böyle bir kumaşı mağaza vitrinlerinde gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve onun sanatını takdir edersiniz. Bu durumda şu gerçeği takdir etmelisiniz: Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Kelebeklerin renkli ve farklı desenlere sahip olan kanatları Allah'ın renk sanatının ihtişamlı birer tecellisidir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.
Ayrıca yandaki resimde gördüğünüz kelebeklerin tek çarpıcı özellikleri sahip oldukları muhteşem kanatlar değildir. Kelebeklerdeki vücut tasarımı da her yönüyle kusursuzdur. Kelebekler çiçeklerdeki nektarı emerek beslenirler. Kimi zaman derinlerde olan nektarı alabilmeleri için kelebeklerin pek çoğunda Proboscis adı verilen uzun bir organ vardır. Proboscis, çiçeklerdeki nektar gibi sıvı besinleri emmek ya da su içmek için kullanılan uzun bir dildir. Kelebekler bu uzun dillerini kullanmadıkları zamanlarda içeriye doğru sararlar. Bu dil yuvarlanarak sarılmadığı zamanlarda kelebeğin boyunun 3 katı kadar uzayabilir.
Kelebeklerin de diğer böceklerde olduğu gibi vücutlarının dışını çevreleyen bir iskeletleri vardır. Bu dış iskelet yumuşak bir dokuya sahip olan sert tabakalardan oluşur ve zırhlı bir elbiseye benzer. Bu sert tabaka "kitin" maddesinden oluşmaktadır. Bu tabakanın oluşumu son derece ilginç bir süreç sonunda gerçekleşir.
Bilindiği gibi, kelebek tırtılları oldukça detaylı bir metamorfoz süreci geçirir. Tırtıl öncelikle bir pupa olur, daha sonra pupa kelebeğe dönüşür. Bu değişim boyunca kanatlarda, duyargalarda, bacaklarda ve diğer organlarda küçük değişiklikler meydana gelir. Uçuş kasları, kanatlar gibi farklı merkezlerdeki hücrelerde değişimin her aşamasında kendilerini tekrar düzenler. Bundan başka bu değişimlerle birlikte vücuttaki hemen her sistem de -sindirim sistemi, boşaltım sistemi ve solunum sistemi- gibi-değişim geçirir.
Kelebeklerin sahip oldukları bu tasarım çeşitliliği, tıpkı kanatları gibi sonsu güç sahibi olan Allah'a aittir. Allah her canlıya ihtiyacı olan özellikleri verendir.
"Allah. O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kavrayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyük." (Bakara Suresi, 255)
Kelebek desenlerinden ilham alınarak dokunmuş bir kumaş düşünün. Bu kumaşı gördüğünüzde muhtemelen bu kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarındaki desenleri örnek alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir ve takdir edersiniz.
Hayranlık duyduğunuz bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş çizene değil, kelebek kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan Allah'a aittir. Nasıl ki bir kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkmazsa, kanatlardaki renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşmayacak bir mükemmelliktedir.
|
| |
|
| |
| |
|
Ümitvar olmak bir mümin vasfıdır |
| |
"Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayın. İbadet için kendinize vakit ayırın. Zira kimin amacı sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır. Fakirliği devamlı aklına getirir. Kimin de amacı ahiret ise, Allah işlerini toparlar, huzurunu artırır. Zenginliği kalbine yerleştirir. Hakkında hayırlı olan herşeyi hızla ona yaklaştırır." (Hz. Muhammed)
İman eden bir kimse, herşeyini yitirmiş olsa dahi, yine de en ufak bir ümitsizliğe kapılmadan, sabırla, şevkle herşeye en baştan başlayabilir. Sahip olduğu bu şevk, imanından, Allah'a karşı duyduğu sevgi ve güvenden, Kuran ahlakını benimsemiş olmasından ve dünya hayatının geçiciliğini kesin olarak kavramış olmasından kaynaklanır. Gelecekten yana hep ümitvar olan tavrı, olayların hep güzel yönlerini gören tutumu hayatı boyunca karşılaştığı bütün olaylarda kendini gösterir.
Ümit etmek Kuran'da müminlerin önemli bir vasfı olarak belirtilmiştir. Ümitvar olmak aynı zamanda kişinin imanının da bir göstergesidir. İnsan imanı ölçüsünde Allah'tan umut eder, O'nun rahmetine ve sonsuz nimetlerine kavuşmak için büyük bir özlem duyar. Çünkü Allah iman edenlere hem bu dünyada hem de ahirette çok büyük güzellikler vaat etmiştir. Kişi de Allah'a olan güveni, yakınlığı, teslimiyeti ve samimiyeti derecesinde bu nimetlere kavuşmayı ümit eder. Herşeyin yalnızca Allah'ın dilemesi ile olduğunu bildiği için hiçbir konuda üzüntüye, karamsarlığa ve ümitsizliğe düşmez. Allah'ın müminlerin dualarına icabet eden olduğunu bildiği için, en kötü görünen bir olayın bile imtihan ortamının bir parçası olduğundan ve eninde sonunda müminler için mutlaka hayra dönüşeceğinden kuşku duymaz.
Etrafımızda olan biten herşey Allah'ın "ol" demesiyle olur. Her an herşey, karşımıza çıkan her görüntü Allah'ın dilemesiyle yaratılır. Hiçbir şey başıboş ve kendi haline bırakılmış değildir. Herşey Allah'ın belirlediği bir kader üzere yaşanır. Allah'ın herşeye gücü yeter.

Bunun bilincinde olan mümin de, en olumsuz şartlarda, en sıkıntılı gibi görünen durumlarda bile Allah'ın rahmetinden ve yardımından ümidini kesmez. Zorluklara sabreden, Allah'tan umudunu kesmeyen ve hiçbir şartta Allah'ın hükümlerinden taviz vermeyenler hem dünyada hem de ahirette müjdelenmişlerdir.
Kuran'da müminlerin sürekli Allah'tan umut eden bir ruh hali içinde olduklarını görürüz. Gerçekten de samimi olarak iman eden bir kimse Rabbimizi Kuran'da tarif edildiği gibi tanıyıp takdir eder ve bunun sonucunda, Allah'ın kendi üzerindeki rahmetini ve nimetini fark eder. O'nun müminlerin dostu ve yardımcısı olduğunu, onlara karşı sonsuz şefkatli ve merhametli olduğunu, Allah'ın salih kullarını hem bu dünyada hem de ahirette büyük bir mükafatla müjdelediğini ve Allah'ın kesinlikle vaadinden dönmeyeceğini bilir. O'nun kendisi için hep hayırlı ve güzel olanı dilediğini, kendisine rahmet ve hidayet kapılarını açtığını, önüne sayısız ecir fırsatı serdiğini görür.
İşte, böyle bir bilince sahip olan mümin Rabbi'ne karşı sürekli ümitvar bir tutum içinde olur, O'ndan dünyada da ahirette de herşeyin en güzelini ve en hayırlısını umut eder. Çünkü Allah'a iman edip teslim olmuştur ve Allah mümin kullarına sonsuz rahmetinden vaat etmiştir. Kuran'ın pek çok ayetinde Allah'ın müminlere güzel bir karşılık verdiğini, onlara fazl, ihsan ve rahmetini müjdelediğini görürüz:
"İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerin Allah katında büyük dereceleri vardır. İşte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır. Rableri onlara katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisine sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler." (Tevbe Suresi, 20-21)
|
| |
|
| |
| |
|
Sedefin hasarı azaltan özel yapısı |
| |
Süper-dayanıklı jet motorlarının pervaneleri için malzeme geliştirilmesinde, inciyi oluşturan sedefin yapısı taklit edilmektedir. Pek çok yumuşakçanın kabuğunun iç katmanlarındaki sedefin %95'i tebeşirdir; fakat tebeşirden 3000 kat daha dayanıklıdır. Sedefin bu sağlamlığını kompozit yapısına borçludur. Yapısı incelendiğinde 8 mikron (1 mikron: 10-6 metre) eninde ve 0,5 mikron kalınlığındaki mikroskobik plakaların tabakalar şeklinde düzenlendiği görülür. Bu plakalar kalsiyum karbonatın yoğun ve kristal gibi parlak bir şeklidir. Fakat bu plakaların birleştirilmesini mümkün kılan yapışkanlı ve ipek benzeri bir proteinin çok ince matrisler şeklinde kullanılmasıdır.
Tuğlalardan örülmüş bir duvar görünümündeki sedefin iç yapısı, organik bir harçla sıkıştırılmış tabakalardan oluşur. Darbeyle oluşan çatlaklar, bu harcı geçmeye çalışırken yön değiştirirler, böylece hızları kesilerek bir süre sonra dururlar.

Bu kombinasyon iki yönlü bir sertlik sağlar.Öncelikle sedef üzerine ağır bir yük konulduğunda kırıklar, ince tabakalar boyunca ilerler, fakat protein tabakalarını geçmeye çalışırken yön değiştirirler. Bu, uygulanan kuvveti dağıtır ve böylece kırılmanın durması mümkün olur. İkinci bir güçlendirici faktör de, bir kırık oluşunca, protein matrisinin kırıklar boyunca gerilmesidir. Bu gerilim sayesinde kırılmayı devam ettirecek olan enerji emilmiş olur.
İşte sedefin hasarı azaltan bu özel yapısı, pek çok bilim adamı için de araştırma konusu olmuştur. Doğadaki malzemelerin böylesine akılcı yöntemlerle dayanıklılık kazanmış olması kuşkusuz üstün bir Aklın varlığına işaret etmektedir. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi Allah bizlere varlığının delilerini yüzeysel bakanlar için estetik ve sanatıyla, detayda bakanlar için sonsuz ilmi ve aklıyla göstermektedir.Dolayısıyla buradaki tasarımın övgüsü de herşeyde olduğu gibi Allah'a aittir:
Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur.Şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan (Gani)dır, övülmeye layık olandır. (Hac Suresi, 64)
|
| |
|
| |
| |
|
Ölüm gerçeğini anlamak |
| |
Belki de bu satırlar hayatınızı yeniden düşünmeniz için ölümünüzden önce size tanınmış son bir fırsat, son bir hatırlatma, son bir uyarıdır. Siz bu satırları okurken bir saat sonra hayatta kalacağınızdan emin olamazsınız. Bir saat sonra hayatta olsanız bir sonraki saate erişeceğinizin hiçbir garantisi yoktur. Saat değil bir dakika, hatta bir saniye sonra bile hayatta olacağınız kesin değildir. Bu yazıyı sonuna kadar okuyup bitireceğinizin de hiçbir garantisi yoktur. Ölüm size, büyük bir ihtimalle, bir dakika öncesinde ölmeyi hiç aklınızdan geçirmediğiniz bir anda gelecektir.
Mutlaka öleceksiniz, tüm sevdikleriniz de ölecek, sizden önce ya da sonra mutlaka ölecekler. Peki ölüm dediğimiz şey nedir ve nasıl gerçekleşmektedir?
Ölüm anı
Şimdiye dek, önce ölüp sonra da dirilerek insanlar arasına dönen ve neler görüp, neler hissettiğini anlatan hiç kimse olmamıştır. Bu nedenle ölümün nasıl bir şey olduğunu, bir insanın ölüm anında neler hissettiğini bilmemize teknik olarak imkan yoktur.
Ancak insana hayatını veren ve zamanı gelince de geri alan Allah, ölümün nasıl gerçekleştiğini Kuran'da bizlere bildirmiştir. Bu nedenle, ölümün nasıl gerçekleştiğini, ölmekte olan bir insanın gerçekte neler yaşayıp, neler hissettiğini ancak Kuran'dan öğrenebiliriz.
Öncelikle, Allah bize bazı ayetlerinde ölüm anında, ölecek kişi tarafından görülen, fakat diğer insanlar tarafından gözlemlenemeyen olayların yaşandığını haber verir. Allah Vakıa Suresi'nde şöyle buyurmaktadır: "Hele can boğaza gelip dayandığında, Ki o sırada siz (sadece) bakıp, durursunuz,Biz ona sizden daha yakınız; ancak görmezsiniz." (Vakıa Suresi, 83-85)
Allah bir başka ayette de, bu "gözlemlenemeyen olaylar"ın inkarcılar için bir zorluk anı olduğundan şöyle bahsetmektedir:
"Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah bunlarla, ancak onları dünyada azaplandırmak ve canlarının onlar inkar içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor." (Tevbe Suresi, 85)
Müminlerin ölümü ise "güzellikle" olur: "Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: 'Selam size' derler. 'Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin.'" (Nahl Suresi, 32)
İşte bu ayetlerde Allah bize ölüm hakkındaki çok önemli ve değişmez gerçekleri haber verir: Ölüm anında, ölen kişinin yaşadıkları ile dışarıda onu izleyen kişilerin gördükleri şeyler çok farklıdır. Örneğin bir insan hayatı boyunca iflah olmamış azılı bir inkarcı olmasına karşın, dışarıdan, uykusu sırasında "rahat" bir ölümle ölmüş gibi algılanabilir. Oysa o anda başka bir boyuta geçen ruhu, büyük acılar içinde ölümü tatmaktadır. Ya da tam tersine, acı çektiği sanılan bir müminin ruhu, Allah'ın ayette bildirdiği gibi bedeninden, (melekler tarafından) "güzellikle" ayrılır.
Bu nedenle ölüm inkarcılar için büyük bir azap, müminler içinse büyük bir nimet ve güzelliktir.
Geride kalan beden
Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler.
Ancak geride kalan bedenin hikayesi de anlamlı ve önemlidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için...
Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç?
Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken trafik kazası geçirebilirsiniz. Ya da amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda kalbiniz atmaktan vazgeçecek.
Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, "daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı", "çok becerikli bir kadındı" diyenler olacak. Sonra bedeninizi alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar. Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeninizi alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmiş olan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar başlayacak. (Harun Yahya, Ölüm, Kıyamet, Cehennem)
Defin anında yaşanacaklar
Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine koyacaklar. Dualar okunacak. Ve sonra son iş yapılacak. Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını açıp içine de toprak atacaklar. Topraklar yavaş yavaş kefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen bedeniniz için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamış olacak. Beden için var olan tek şey, artık yalnızca toprak olacak.
Gerçekten iman etmeyenler için cansız bedenin bu ibret verici kaçınılmaz olan hikayesi sıkıntı verici olacaktır. Çünkü onlar ölümü düşünmek istemezler ve ölüm düşüncesinden olabildiğince kaçarlar. Onlar kendilerini bedenden ibaret sayar, dünyaya da hırsla bağlanırlar. Ancak iman edenler bilirler ki ölümden sonra ruhları bedenlerinden ayrılacak ve Allah'a kavuşacaklardır.
|
| |
|
| |
| |
|
Hormonların düzenlediği su dengesi |
| |
Eğer hipofiz bezi ve salgıladığı hormonun getirdiği "su tüketimini azaltın" emrini anlayıp uygulayan böbrek hücreleri olmasaydı, susuzluktan ölmemek için günde 15-20 litre su içmek zorunda kalırdık. Bu suyu sürekli olarak dışarı atmamız gerekeceğinden, uyumamız veya bir yerde uzun süre oturmamız bile mümkün olmazdı.
Canlılar konusunda sahip olacağımız her bilgi, etrafımıza daha dikkatli bakmamıza ve her yerde Allah'ın yaratma sanatını görmemize vesile olacaktır. Kendi vücudumuz bunu görmemizi sağlayacak en yakın mucizelerden biridir. İnsan vücudunun her parçası tasarım harikalarıylarla doludur; bunlardan bir tanesi de Hormonal Sistemdir.
Vücudumuzdaki su miktarında gün içinde gerçekleşen en ufak değişiklikleri dahi algılayan sistemler vardır. Bunların başında, beynimizin bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan hipotalamus denen bölümü gelir. Hipotalamus, kanda su oranı azaldığında bunu hemen algılar. Ve buna yönelik bir önlem olarak; beynin hemen altında yer alan 1 cm büyüklüğündeki hipofiz bezi, "ADH" isimli bir hormon salgılar.
Bu hormon, kan dolaşımı yolu ile uzun bir yolculuğa çıkar ve böbreklere ulaşır. Böbreklerde; tıpkı bir kilidin bir anahtara uygunluğu gibi, tam bu hormona uygun olarak yaratılmış özel alıcılar vardır. Hormonlar, bu alıcılara ulaştıkları anda, böbreklerde hemen su tasarrufu düzenine geçilir ve su atılımı çok az bir düzeye indirilir.
Eğer hipofiz bezi ve salgıladığı hormonun getirdiği "su tüketimini azaltın" emrini anlayıp uygulayan böbrek hücreleri olmasaydı, susuzluktan ölmemek için günde 15-20 litre su içmek zorunda kalırdık. Bu suyu sürekli olarak dışarı atmamız gerekeceğinden uyumamız bile mümkün olmazdı.
Ne var ki böyle bir sistemin eksiksiz olması da hayatta kalmamız için yeterli değildir. Bizim su içmemiz -dahası ne kadar su içmemiz- gerektiğini bilmemiz gerekir. Allah bunun için insanı, susama hissi ile birlikte yaratmıştır. Vücudumuzda her şeyin eksiksiz olduğunu ama sadece susamadığımızı varsayalım. Doğduktan çok kısa bir süre sonra susuz kalıp rahatsızlanır hatta ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalırdık. Susama hissimiz olmadığı için bunun neden olduğunu da anlamazdık. Oysa, doğduğumuz andan itibaren su içmemiz gerektiğini, üstelik ne kadar içmemiz gerektiğini biliriz; çünkü tam gerektiği oranda susarız. Bu sistem o kadar mükemmel işler ki, ne ihtiyacımızdan fazla, ne de eksik sıvı alırız; tam ihtiyacımız kadar su içeriz.
İşte bizi "bir damla sudan" yaratan Allah, tüm bedensel ihtiyaçlarımız için de mükemmel sistemler var etmiştir. Çünkü O, kusursuzca yaratandır.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir."(Haşr Suresi, 24)
|
| |
|
| |
| |
|
Şeytanın emri düşünmeyin! |
| |
Düşünme yeteneği insana kısa dünya hayatında verilen en büyük nimetlerden biridir. Çünkü insan, ancak derin düşünerek Allah'ın sonsuz gücünün, kainattaki kusursuz sanatının farkına varır. Düşünen bir insan dünya üzerindeki her ayrıntının pek çok hikmetle yaratıldığını, ölümün yakın olduğunu ve dünya hayatında yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları olduğunu kavrar. Kuran'da pek çok ayette ancak düşünen insanların öğüt alabileceği, Allah'ın varlığının delillerini ancak onların görebileceği bildirilmiştir. Nitekim Kuran'ın indiriliş amacı "(Bu Kur'an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır." (Sad Suresi, 29) ayetinde haber verildiği gibi, insanların iyice düşünmeleridir.
Ancak insanların büyük bir bölümü düşünmeyi bir zorluk olarak görür. Hatta bu insanlar, düşünmenin hayatlarına ve kurulu düzenlerine zarar vereceğine inanırlar. Bu anlayışa göre "zararların en önemlisi" insana dünya hayatlarındaki sorumluluklarını hatırlatmak, içinde bulundukları gaflet halinden onları çıkarmaktır. Çünkü düşünmemek insanı zihnin tamamen boşaltıldığı bir çeşit uykunun içine sürükler. Bu uyku adeta bir büyü gibi kişiye tüm sorumluluklarını, kendisinin niçin var olduğunu, hayattaki amacını, bir gün öleceği gerçeğini unutturur. Bu uykunun başka bir türü ise dünya hayatının günlük ve rutin işlerine kendini kaptırmaktır. Belki bu insanlar gün içinde pek çok şey düşünüyor, karar veriyor ya da çözümler üretiyor gibi gözükebilirler; ama gerçekte düşündükleri şeyler günlük koşuşturmacanın ayrıntılarından başka birşey değildir. Bu düşüncelerin hiçbiri insanın yaratılış amacı, dünya hayatının gelip geçici olduğu ve her canlının bir gün gelip toprak olacağı ile ilgili değildir. Ezberlenmiş, öğretilmiş, kalıplaşmış, alışılmış hareketler, konuşmalar ve tavırlar insanların tüm hayatını o kadar kaplar ki, kendileri için hayati öneme sahip gerçekler üzerinde düşünmeye gerek dahi duymazlar.
Ancak bu büyük bir hatadır, çünkü dünya üzerindeki herşey bir amaç üzerine var edilmiştir. Allah kainattaki her ayrıntıyı insanların üzerinde düşünmeleri için yaratmıştır. Nitekim Allah Kuran'da, "ölümü ve hayatı kimin daha güzel davranışta bulunacağını denemek için" (Mülk Suresi, 2) yarattığını bildirmiştir. İnsan kısa dünya hayatı boyunca tüm yapıp ettikleriyle denenmektedir. Kendisini yaratan ve ölümünden sonra tekrar diriltip, hesaba çekecek olan Allah'a karşı büyük bir sorumluluğu vardır. Kuran'ı okumak, dinlemek, ayetler üzerinde düşünmek ve anlayıp uygulamak da iman eden bir kişinin en başta gelen sorumluluklarından biridir. Allah bu gerçeğe, "Onlar, yine de o sözü (Kur'an'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?" (Müminun Suresi, 68) ayetiyle dikkat çekmiştir.
Düşünen kişi, kainattaki bu kadar ince nizamın ve kusursuz tasarım örneklerinin tesadüfen meydana gelemeyeceğine, var olan herşeyin bir Yaratıcı'sı olduğuna kanaat getirecektir. Çevresindeki yaratılış mucizelerini derin derin düşündükçe Allah'ın varlığının delillerini, O'nun yarattığı detaylardaki hikmetleri görerek Allah'a teslim olacak ve sadece O'nun rızasını kazanmak için yaşayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan şeytan insanların gaflet içinde bir hayat sürmelerini, Allah'ın ayetlerinden uzak durmalarını, bunun için de düşünmemelerini ister. Allah şeytanın bu hedefini şu şekilde bildirir:
Dedi ki: "... onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım..." (A'raf Suresi, 16-17)
Şeytan bu nihai hedefine ulaşmak için insanları gaflet haline düşürecek çok özel ortamlar hazırlar. Bunun için insanların zayıf yönlerini kullanarak ince planlar yapar, senaryolar oluşturur ve bunları insan nefsinin en çok hoşlanacağı, en çok zevk alacağı hale getirmeye çalışır. Dinden uzak insanlar da böyle ortamlarda, iman eden kişilerin aksine Allah'ı unutarak, ahireti hiç düşünmeyerek gaflet içinde bir ruh haline girerler.
Gaflete kapılıp gerçeklerden kaçan insan, ölüm meleklerini hiç beklemediği bir anda karşısında gördüğü zaman ise artık herşey için çok geçtir. Çünkü kişi dünya hayatını boş amellerin peşinde, çirkin tavırlarla geçirmiş ve Kuran ayetlerini düşünmekten şiddetle kaçmıştır. Düşünmemek için türlü yöntemler denemiş, şeytanın oyunlarına kanmıştır. Oysa ölümü, hayatın geçiciliğini, Allah'a karşı sorumluluklarını düşünen bir kimsenin böyle gafil bir hali kabullenmesi mümkün değildir. Allah'ın her an canını alabileceğini bilen, ölümün ne kadar yakın olduğunun farkında olan, ağzından çıkan her sözden, aklından geçen her düşünceden ve yaptığı her hareketten hesaba çekileceğinin şuurunda olan bir kişi, nasıl bir ortamda olursa olsun bu gerçekleri unutmaz, aklından çıkarmaz ve gaflete kapılmaz.
Unutulmamalıdır ki, bir mekanda Kuran ahlakına uygun şekilde eğlenmek yerine taşkınlık yapan bir kişiye de, o taşkınlıkları teşvik edenlere de ölüm aynı yakınlıktadır. Belki o kişi dışarı çıkar çıkmaz ölüm melekleriyle karşılaşacak, hiç beklemediği bir anda kendini hesap verirken bulacaktır.
İşte ölüm insana bu kadar yakınken, kişinin gaflet içinde hayatına devam etmesi, freni kopmuş bir kamyonun hızla üstüne geldiğini gördüğü ve çarpıp onu parçalayacağını bildiği halde imkanı varken önünden çekilmemesine benzemektedir. Kişi isterse ömrü boyunca yüzlerce, binlerce kez taşkınlıklar sergilemiş, hatta bütün hayatını böyle geçirmiş olsun, ölüm melekleri canını alırken tüm yaşadıklarını geride bırakacaktır. İnsan eğer bu zamanlarını Allah'ın varlığından gafil bir halde geçirdiyse, o gün, cahiliye toplumlarında "dünyayı doya doya yaşamak" şeklinde ifade edilen bu hayatın, kendine kayıptan başka birşey getirmediğinin farkına varacaktır. Allah'ı ve hesap gününü unuttuğu için yaptığı her türlü taşkınlığın pişmanlığını yaşayacaktır. Allah Kuran'da inkarcıların içinde bulundukları gaflet haliyle, kendilerine gelen hatırlatmalara verdikleri tepkileri şöyle bildirmiştir:
"İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar. Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır..." (Enbiya Suresi,1-3)
|
| |
|
| |
| |
|
Yumurtanın üstün tasarımı |
| |
Tüm canlıları Allah yaratmıştır. Dünyadaki bütün canlılarda Allah'ın varlığının kesin delillerini görürüz. Müminler, canlılardaki kusursuz yaratılış özelliklerine bakarak Allah'ın üstünlüğünü takdir ederler. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:
"Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır." (Müminun Suresi, 21)
Her varlıkta olduğu gibi kuşlarda da Allah'ın kusursuz yaratmasının sayısız delili vardır. Örneğin, kuş yumurtaları olağanüstü tasarım özelliklerine sahiptir.
Bize çok basit gibi görünen tavuk yumurtasının kabuğunda, golf topu girintilerini andıran 15 bin kadar gözenek bulunur. Bu girintili-çıkıntılı yapılar, kuş yumurtasına büyük bir esneklik kazandırır ve darbelere karşı direncini artırır.
Yumurta tam bir paketleme harikasıdır. Gelişmekte olan civcivin ihtiyacı olan tüm besin ve suyu sağlar. Yumurtanın sarısı, protein, yağ, vitamin ve mineraller içerirken, akı da bir su deposu işlevini görür.
Yumurtanın içinde gelişmekte olan civcivin besine ve suya olduğu kadar oksijen almaya ve karbondioksitini dışarı atmaya da ihtiyacı vardır. Civcivin ayrıca kemiklerinin gelişmesi için kalsiyuma, suyunun korunmasına ve mekanik darbelere karşı bir koruma sistemine gereksinimi vardır. Yumurta kabuğu tüm bu gereksinimleri karşılar. Civciv, kabuk zarlarının iç yüzeyinde bulunan bol damarlı bir katman aracılığıyla oksijen alır ve karbondioksitini atar. Böylece kabuk içindeki civciv kabuktaki küçük gözenekler yoluyla hava alıp vermiş olur.
Yumurta kabukları, şaşırtıcı ölçüde sağlam olmalarına karşın, çok da incedir. Bu özellik, kuluçkadaki ana ya da babanın ısısının, yumurtanın içine kadar kolayca iletilmesini sağlar.
Civcivin yumurtadan çıkarken gagasını kullanarak kendisine bir delik açtığı ilk aşamada, fazla oksijene ve başını oynatacak kadar bir boşluğa gereksinimi vardır. Bu gereksinimler, yumurtadaki suyun büyüme sırasında kullanılması , dolayısıyla yer açılması ve bu açılan yerde daha çok oksijen bulundurulmasıyla karşılanır. Kuluçka dönemi sırasında, yumurtadaki suyun ortalama %16'sı gözeneklerden dışarı buharlaşarak kaybolur.
Yumurtadaki Olağanüstü Dayanıklılık
Bir yumurta kabuğunun gaz, su ve ısı işlemini düzenlemesi gerektiği kadar, sağlam da olması gerekir. Kabuk, gelişen civcivi dış darbelere karşı koruyacak ve kuluçkaya yatan annenin ağırlığını kaldırabilecek kadar dayanıklı olmalıdır.
Nitekim kuş yumurtalarına baktığımızda, son derece dayanıklı olduklarını görürüz. Allah, küçük ve büyük yumurtaları birbirinden farklı şekilde yaratmıştır. Büyük kuşların yumurtaları genellikle sert ve gevrek bir yapıya sahiptir. Daha küçük kuşların yumurtaları ise yumuşak ve esnektir.
Tavuk yumurtalarının kabukları sert ve gevrektir ancak yuvada birbirleri üzerine yuvarlandıklarında kırılmazlar.
Araştırmalar, küçük kuşların yumurtalarının kabuklarının esnek ve dayanıklı olduğunu göstermektedir. Eğer ince kabuklu olan küçük yumurtaların kabukları da gevrek olsaydı çok çabuk kırılırlardı. Olası bir darbede esneyebilmeleri, onları kırılmaktan kurtarır.
Bir kabuğun gevrek ya da esnek yapıda olması, sadece civcivi korumak açısından değil, onun dünyaya geliş biçimi açısından da belirleyici rol oynar. Sert ve gevrek bir kabuktan çıkacak olan civcivin, kafasını ve bacaklarını çıkarmadan önce yumurtanın basık ucunda sadece bir-iki delik açması yeterlidir. Böylece delikleri birleştiren birtakım çatlaklar oluşur ve civciv şapka biçiminde bir kapağı kaldırmakla özgürlüğüne kavuşabilir. Hepimizin yakından gördüğü kuş yumurtasında da kainattaki her canlıda ve her yerde olduğu gibi Allah'ın delilleri vardır.
Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:
"Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih etmiştir. O, üstün ve güçlü (aziz) olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (Hadid Suresi,1)
|
| |
|
| |
| |
|
Kelebek kanatlarındaki estetik ve fonksiyonellik |
| |
Kelebeklerin kanatlarındaki renklerin ve desenlerin, bir süs olarak yaratılmış olmalarının yanında, bu canlılar için başka pek çok hayati fonksiyonu vardır.
Kelebek kanatlarındaki renk oluşumu son derece ilgi çekicidir. Bir kelebeğin kanatlarının üzerindeki pullar vasıtasıyla ışık yansır ve ortaya "gerçekte olmayan", ama akıl almaz bir simetri ve güzellik sergileyen renkler çıkar. "Gerçekte olmayan" diyoruz; neden mi?
Kelebekler, vücutlarına kıyasla oldukça geniş bir yüzeye sahip olan kanatlarının güzelliğiyle bilinirler. Peki kelebek kanatlarındaki bu muhteşem desenler ve renkler nasıl ortaya çıkmaktadır?
Kelebekler aslında saydam olan bir çift zar kanada sahiptirler. Bunlar, yoğunlukları farklı pullarla kaplı olduğu için zar kanatların saydamlıkları belli olmaz. Kelebek kanatlarının aerodinamiğini (hava akımlarından faydalanarak yapılan hareketler) artıran, onlara rengini veren işte bu pullardır. Dokunulduğu anda yerlerinden kopacak kadar hassas olan pulların, kelebeğin kanadına saplanan sivri uçları vardır. Bu sayede pullar dökülmeden durabilirler. Kanadın üstüne bir damın kiremitleri gibi dizilmiş olan her pulcuk ya kimyasal pigmentlerle ya da sabun köpüğündeki gibi, üstüne düşen ışığı gökkuşağı renklerine kıran yapısı ile renk kazanır. Ayrıca laboratuvar araştırmaları, farklı renklerin farklı kimyasal maddelere bağlı olduklarını da göstermiştir. Örneğin "pteridin" denilen boya maddesinin türevleri kelebeklerde genelde görülen pembe, beyaz ve sarı renkleri sağlayan maddelerdir. Çok sık rastlanan "melanin" adlı boya maddesi ise kanatlardaki siyah beneklerde bulunur. Ayrıca kelebeklerin kanatlarındaki renkler her zaman göründükleri gibi değildirler. Örneğin yeşil renkli pullar, siyah ve sarı pulların karışımından oluşmaktadır. Kelebeklerin kanatları üzerinde yapılan son incelemeler, pigmentlerin pulcuklarda sentezlendiğini ve melanin üretimi için gerekli olan enzimlerin pulcukların üst derisinde bulunduğunu göstermiştir.
Kelebeklerdeki bu çok değişken renkler yalnızca boya maddelerinden kaynaklanmaz.
Kelebeğin kanatlarındaki pulların yapısı, düzeni, yansıma, kırılma gibi ışık olaylarının ortaya çıkmasına ve muhteşem güzellikteki renklerin doğmasına neden olur. Örneğin, Stilpnotio
Salicis kelebeğinin hava kabarcıklarıyla dolu yarı saydam pulları vardır. Bu pullarda boya maddesi bulunmamasına rağmen, içlerinden geçen ışık, kelebeğin satene benzer bir görünüm almasını sağlar.
Argynnis kelebeğinin kanat pullarının yüzeyi inanılmayacak kadar yumuşaktır ve bu yumuşaklık gümüşi yansımalar doğurur. Bazı kelebeklerde birbiri üstüne gelen iki pul tabakasının farklı dizilişleri de değişik ışık yansımaları meydana getirebilir, mesela kelebeğin siyah ya da kahverengi değil de mavi görünmesini sağlayabilir.
Kelebeklerin kanat yapısını, sadece renklerini göz önüne alarak incelediğimizde bile pek çok mucizeyle karşılaşırız. Böyle olağanüstü güzellikteki bir görünümün varlığı hiç kuşkusuz tüm bunları yaratan Allah'ın üstün kudretinin ve sonsuz sanatının delillerinden biridir.
Ayrıca kelebeklerin kanatlarındaki renklerin ve desenlerin bir süs olarak yaratılmış olmalarının yanında, bu canlılar için başka pek çok hayati fonksiyonu da vardır.
Işığı Emen Siyah Benekler
Bazı kelebeklerde özellikle kanatların gövdeye yakın kısımlarında pullardan oluşmuş büyükçe koyu renkli benekler vardır. Her iki kanatta simetrik olarak yer alan bu benekler kelebeklerin uçabilmesi için çok önemli bir fonksiyona sahiptir. Uçmak için gerekli olan vücut sıcaklığına ulaşabilmek için kelebekler bu beneklerden faydalanırlar. Nasıl mı?
Pullar renklerine göre ısıyı maksimum veya minimum seviyeye getirebilme özelliğine sahiptirler. Güneşin altında, sanki belli bir açıyı tutturmaya çalışıyormuş gibi kanatlarını açıp kapayan kelebekleri hepimiz görmüşüzdür. İşte bu hareketi yaparak güneş ışığını almaya çalışan kelebeklere gövdelerindeki siyah benekler yardımcı olur. Gövdesini ısıtması gereken kelebek güneş ışınlarının bu beneklere gelmesini ayarlayacak şekilde kanatlarını açıp kapatır, böylece bedenini kolaylıkla ısıtmış olur.
Açık arazide güneşin altında kalan kelebeklerin rengi diğerlerine göre daha açıktır, ormanlık arazidekilerin rengi ise daha koyudur.
Lepidoptera kelebekleriyse kanatlarında pul olmadığı için ışığı yansıtamazlar, bu yüzden saydamdırlar. Bu kelebek türünü uçarken görebilmek mümkündür ama bir yere konduklarında görmek hemen hemen imkansızdır. Bu da kelebek için mükemmel bir korunma teşkil eder. Allah tüm canlılarda olduğu gibi kelebekleri de bütün ihtiyaçlarını tam olarak karşılayabilecekleri sistemlerle birlikte yaratmıştır ve bunların hepsi birbirine bağlı olan, biri olmazsa öbürü olmaz sistemlerdir.
Kelebeklerdeki Yalancı Gözler
Pek çok kelebeğin üzerinde büyük bir canlının gözlerini çağrıştıran koyu renkli yuvarlak desenler vardır. Yine kanatların üzerindeki renkli pulcuklardan meydana gelen bu gözler, kelebeklerin en önemli savunma mekanizmasını oluştururlar. Kelebekler dinlenirken kanatlarını kapalı pozisyonda tutarlar. Herhangi bir düşmanla karşılaşma ya da ufak bir dokunuş sonucunda kanatlar ani olarak açılır ve kanat zeminindeki iri ve koyu renkli parlak göz desenleri ortaya çıkar. Bu sayede düşmana gereken mesaj iletilmiş olur. (Harun Yahya, Allah'ın Renk Sanatı)
Kelebeklerin Kamuflajı
Kelebeklerin sahte gözler dışında kamuflaj yetenekleri de şaşırtıcıdır. Kamuflaj yapan kelebekler çalının rengini görmekte, tespitler yapıp, bunları analiz etmekte, çok iyi işleyen bir sistemle vücutlarında ürettikleri renklerle çalının rengine bürünmekte, düşmanının zevklerinden haberdar olan başka bir türse onun hoşuna gitmeyecek renklere bürünerek uyarı mesajları vermektedir.
Kelebek tüm bunları Allah'ın ilhamı sayesinde yapmaktadır. Yeryüzündeki tüm tasarımlar Rahman olan Allah'a aittir. Akıl sahibi insanlara düşen Allah'ın yaratması üzerinde detaylı olarak düşünmektir.
|
| |
|
| |
| |
|
Kuran ahlakını yaşamanın sonucu: Huzur ve mutluluk |
| |
İnsan, yaratılışı gereği mutlu ve huzurlu yaşamak ister. Allah'ın Kuran'da bildirdiği ahlak yapısı, insanın fıtratına en uygun yaşamı sunar. Kuran ahlakı dışındaki yolların hepsi insanın huzursuz yaşam sürmesine neden olur.
Yaşları, meslekleri, sosyal konumları her ne olursa olsun, Kuran ahlakından uzak toplumlarda yaşayan insanların hiçbiri tam anlamıyla mutlu ve huzurlu bir yaşam sürdürememektedirler.
Çözüm Kuran'da Aranmalıdır
Kuran ahlakını yaşamayan, yani cahiliye hayatına göre davranan insanların içinde bulundukları en büyük yanlış budur; çözümü Kuran'da aramamak...
Bu kişiler içerisinde bulundukları durumun açmaz bir hal aldığını açıkça görürler. Yaşadıkları hayat tarzının, benimsedikleri karakter yapısının onlara istediklerini vermediğini, kendilerini tatmin etmediğini ve hatta sıkıntıya soktuğunu hayatlarının her anında hissederler. Ancak buna çözüm olarak cahiliyenin sunduğu diğer alternatifleri deneme yoluna giderler ki, bu da onlara yine mutsuzluk ve huzursuzluk getirir. Cahiliye sistemlerinin temelde birbirinden hiçbir farkı yoktur. Belki insanlar, mekanlar ve şartlar değişebilir ama yaşanan kaygılar ve hedefler hep sabit kalır. Örneğin cahiliye yaşamına göre 'entel' olmak veya 'sosyete kültürü' ile yaşamak çok önemlidir. Ancak bu iki yaşam modeli her ne kadar birbirinden farklı olarak görülse de hedef hep aynıdır: Dünya hayatına göre yaşamak.
Oysa dünya hayatı hırsla bağlanılmayacak kadar kısadır. Dünya hayatında kazanılan hiçbir şey baki kalmaz. Ölümle birlikte dünya hayatındaki herşey yok olacaktır. Bu nedenle, yalnızca dünyevi kazançlar elde etmek için atılan her adım insana büyük sıkıntılar getirir.
Buna karşılık Allah insanlara mutlu ve huzurlu olmanın yollarını Kuran'da bildirmiştir: Bir insan ancak Allah'a yöneldiği ve O'nunla dost olup, Rabbimizin beğendiği ahlakı yaşadığında sıkıntılarından kurtulabilir. Allah, bir ayetinde bu önemli sırrı şöyle bildirir:
"Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur." (Rad Suresi, 28)
Kuran'da tarif edilen mümin karakterinde sıkıntı, huzursuzluk, kaygı ve karmaşa yoktur. İman edenler Kuran ahlakını yaşadıkları için dünyada güzel bir hayat yaşarlar, dengeli bir ruh hali içinde olurlar ve güzel tavırlar gösterirler.
Allah'ın Rızasını Hedeflemek
Kuran ahlakından uzak yaşayan insanların mutlu olamamalarının ve bir türlü çıkış yolu bulamamalarının bir sebebi de yalnızca insanların hoşnutluğunu kazanmak için yaşamalarıdır. Bir insan tüm doğrularını, yanlışlarını ve hayatını insanların değer yargılarına göre belirliyorsa, insanlar için yaşıyor demektir.
İnsanlar için yaşamak ise, büyük bir zorluktur. Çünkü her insanın beğenisi farklı ölçüler üzerine kurulmuştur. Bir insanın çevresinde yüzlerce insan olduğu düşünülecek olursa, bunların her birini memnun etmek için ayrı çaba harcamak gerekecektir. Birinin memnun olduğu bir tavırdan bir diğeri memnun olmayacaktır. Bu ise, "insanlar için yaşayan" kimselerin, "binlerce farklı talebi aynı anda" karşılaması demektir. Bu da imkansız olduğuna göre, söz konusu kişi sıkıntılı bir hayat sürmek zorunda kalacaktır.
Allah, iman etmeyenlerin bu sıkıntılarına Kuran'da şöyle bir örnek vermektedir:
"Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar." (Zümer Suresi, 29)
Yüce Rabbimiz, insanı ve tüm diğer varlıkları yaratandır. İnsanın nasıl bir yaşantıyla mutlu olabileceğini de yalnızca Allah bilir. Bu noktada insana yardımcı olabilecek tek bir yol vardır; Allah'ın sonsuz aklına ve bilgisine teslim olmak ve Allah'ın rızasını gözeterek yaşamak.
Dünya Bir İmtihan Yeridir
Cahiliye karakteri taşıyan insanların mutlu olamamalarının bir sebebi de dünyada bulunuş amaçlarını unutmalarıdır. Oysa insan Allah'ın aklını, gücünü, sanatını ve tüm diğer üstün sıfatlarını takdir edebilecek mi, O'na gereği gibi kul olabilecek mi, yoksa bunları ve yaratılış amacını unutup, dünya hayatına kapılacak mı diye denenmektedir. Allah Kuran'da dünya hayatının bu gerçeğini şöyle bildirmektedir:
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır." (Mülk Suresi, 2)
İnsanın bu şekilde denenmesi, hayatının her anında devam eder. Okulda, işte, evde, sokakta, yalnızken ya da kalabalıkta, hasta iken veya sağlıklı olduğunda, dünyanın bir diğer ucuna da gitse orada da yine imtihanı devam eder. İstisna oluşturabilecek tek bir anı dahi yoktur. Söylediği her söz, yaptığı her tavır ve düşündüğü herşey eksiksiz olarak ahirette karşısına çıkacaktır.
İnsanın dünyada olup biten her olayın bir deneme olarak yaratıldığını unutması, tevekkülsüz bir tavır göstermesine neden olur. Nitekim dinden uzak yaşayan toplumlarda sık sık duyulan "neden böyle oldu, keşke böyle olmasaydı", "işler yolunda gitmiyor", "mahvolduk", "bütün işler ters gidiyor", "şöyle yapmasaydım, böyle olmazdı" ve bunlara benzer pek çok şikayetçi ifadenin altında bu gerçeğin unutulması yatmaktadır.
Kaderi unutmanın ve tevekkülsüzlüğün kesin sonucu ise, sıkıntı ve mutsuzluktur. İnsanların büyük bir bölümü olayların hikmetlerini düşünmedikleri için olumsuz gibi görünen en ufak bir durumla karşılaştıklarında hemen şikayet etmeye başlarlar. Bunun sonucunda da sürekli olarak huzursuz, mutsuz ve sıkıntılı bir hayat yaşarlar.
Oysa insanın üzerine düşen, Allah'ın kendisi için yarattığı her andan razı olmasıdır. Ters gidiyor gibi görünen olaylar meydana gelse de, güzel ahlakta ve Allah'a olan teslimiyetinde kararlı olması ve en önemlisi yaratılış amacını unutmaması gerekir. Kuran'da emredilen güzel ahlakı yaşayan kimseler, bu tür olaylarda gösterecekleri sabrın ahirette ve dünyada kendilerine bir güzellik olarak döneceğini bilmenin huzurunu ve mutluluğunu yaşarlar. (Harun Yahya, Çözüm Kuran Ahlakı)
|
| |
|
| |
| |
|
Canlılardaki antifiriz sistemi |
| |
Bazı balık türleri vücutlarında, bir patlayıcıyı (sodyum) ve bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretirler ve bu tuz sayesinde vücut sıvılarının donma noktasını düşürürler. Bu canlılara nasıl davranacakları öğreten alemlerin Rabbi olan yüce Allah'tır.
Dikkatinizi bir an için içinde bulunduğunuz ortamdan ayırıp, doğaya yöneltin. Mükemmel uçuş yetenekleri ile kuşlar, sahip oldukları üstün sonar sistemi ile yunuslar, müthiş kimyasal silahı ile bombardıman böceği ve siz, bedeniniz, gözleriniz, kirpikleriniz.
"Doğa" bunlara benzer kusursuz tasarım örnekleri ile doludur. Örneğin insanın vücudunda, vücut sıcaklığını ortalama 36,8 derecede sabit tutmak için gece-gündüz otomatik bir bilgisayar gibi çalışan bir termostat bulunur. Sahip olduğumuz bu ısı kontrol sistemi, bizim için ideal ısı derecesinin nasıl olması gerektiğini düzenli olarak bildirir. İnsan bu sayede çöl sıcakları ya da soğuk kutup tipileri gibi özel hava koşullarının dahi üstesinden gelebilir. Eğer vücudunuz çok sıcaksa, terlemenin başlaması için komut yayılır. Vücudun yüzeyine çıkan su, sizi serinletmeye başlar. Eğer ısı kontrol merkezi vücudunuzun soğuk olduğuna karar verirse, kan damarlarının daralması için mesajlar gönderilir ve kanın soğuk deriden uzaklaşması sağlanır. Pek çok kimsenin haberdar dahi olmadığı ve daha pek çok detayı olan bu sistem, bizim için kusursuz bir şekilde çalışır.
Soğukkanlı canlılarda ise böyle bir iç denetim söz konusu değildir. Onlar vücut sıcaklıklarını çevrelerinden ısı transferi yaparak elde ederler. Bu özellik düşünüldüğünde akla, "kutuplarda yaşayan balıkların sıfırın altındaki soğuklarda neden donmadıkları" sorusu gelecektir.
Bu canlıların bedenlerinde onları donmaktan koruyacak özel bir sistem bulunur: Antifriz sistemi. Şimdi bu sistemin canlıları donma tehlikesinden nasıl koruduğunu yakından inceleyelim.
Kutup Soğuklarında Bile Donmayan Balıklar
Dünyanın en soğuk yaşam ortamına sahip olan Güney Antarktika'nın dondurucu soğuklarında yaşayan balık türleri vardır. Bu canlıların zor koşullara rağmen hayatlarını devam ettirebilmeleri son derece olağanüstü bir durumdur. Bunu başarmalarını sağlayan etken, vücut sıvılarının donma noktasını düşüren 'antifriz' maddesidir.
Güney Kutbu balıkları için önemli bir tehlike çok katlı buz tabakalarıdır. Yılın en azından 10 ayı boyunca 2 ila 3 metrelik bir buz tabakası denizin üzerini yaza kadar kaplar. Yaz mevsimi geldiğinde ise fırtınalar bu tabakayı kırar ve açık denize sürükler. İşte bu durum balıklar için oldukça elverişsiz koşullar oluşturur. Özellikle buz, balıklar için büyük bir tehlikedir, çünkü buzun solungaçlardan ve deriden kolaylıkla vücuda sızma ihtimali vardır. Ancak soğukkanlı hayvanlar olan ve temelde çevreleriyle aynı sıcaklıkta olan bazı balık türleri, kanları donma noktasının 10C altına kadar soğuduğunda bile yaşamlarını sürdürebilirler. Bu sıcaklık buz kristallerinin oluştuğu sıcaklıktır. Balıkların bedenlerine buz girmediği sürece, aşırı soğumaya dayanabilirler ve vücut sıvılarının akıcılığını koruyabilirler.
Balıkların donmasını engelleyen maddeler
Birçok deniz balığında donma noktasını sıfırın altına çeken -bu saf suyun standart donma noktasıdır- birtakım maddeler bulunur. Bu maddeleri araştıran bilim adamları balıkların vücudunda donma noktasının düşmesine katkıda bulunan asıl maddelerin vücut sıvılarındaki tuzlar -özellikle de sodyum klorür- olduğunu bulmuşlardır. Bu tuzlar, donma noktasındaki düşüş miktarının %85'inden sorumludurlar. Düşüşün yüzde 15'inin nedeni ise, kanın ve doku sıvılarının doğal bileşenleri olan az miktarlardaki potasyum, kalsiyum, üre, glükoz ve aminoasitlerdir.
Bu arada sodyum klorürün oluşumundaki olağanüstülüğe de değinmekte fayda vardır: Klor atomu, en dış yörüngesinde yedi elektrona sahiptir. Atomlar bilindiği gibi dış yörüngelerindeki elektron sayısını sekize tamamlamak isterler. Klor atomu da bu amaçla dış yörüngesinde tek atomu olan sodyumla birleşir ve sodyumklorür molekülünün oluşmasını sağlar. İşte bu ortaklık sayesinde bildiğimiz sofra tuzu yani sodyum klorür oluşur. Bu iki atomun arasındaki elektron alışverişi zehirli olan klorla bir patlayıcı olan sodyumu, farklı bir amaca hizmet edecek bir yapıya dönüştürmüştür.
Sonuç olarak Antarktik balıklarının donma noktasının düşüşünü dengelemeleri ve bu sayede yaşamlarını sürdürebilmeleri çoğunlukla vücut sıvılarında bulunan bu antifriz molekülüne bağlıdır. Ayrıca sodyum klorür, su içerisinde sodyum ve klorür iyonlarına ayrıştığı için, sodyum klorürün suyun donma noktasını düşürücü etkisi diğer moleküllere göre çok daha fazladır. Çünkü bir sıvının donma noktasını belirleyen en önemli faktör, sıvıdaki parçacık yani atom sayısıdır. Söz konusu sıvıda ne kadar çok parçacık varsa, su moleküllerinin kümeleşerek bir buz kristali oluşturma -dolayısıyla da donma- olasılığı da o denli az olur. İşte sodyum klorür de bu bakımdan diğer moleküllerden 200-300 kat daha etkilidir.
Kışın yollardaki donma tehlikesine karşı tuz atıldığını hepimiz biliriz. Bu yöntemin ilk defa çözüm olarak önerilişi kuşkusuz pek çok alanda bilgi sahibi olmayı gerektirir: Suyun donma noktasını hangi bileşiğin düşürebileceği, bunun için etkili olabilecek bir maddenin nasıl üretilebileceği, hangi atomların hangi şartlar altında birleşebileceği gibi... Peki böylesine kapsamlı bir bilgiyi kutuplardaki balıklar sizce nereden öğrenmiş olabilirler? Vücutlarında bir patlayıcı bir madde (sodyum) üretmeyi ve sonra bunu bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretmeyi ve bu tuz sayesinde vücut sıvılarının donma noktasını düşürebileceklerini onlara kim öğretmiştir?
Güçlü antifriz özellikleri olan bu bileşikleri üretmek kuşkusuz ne balıkların akıl edip kendi kendilerine güç yetirebilecekleri, ne de tesadüfi etkilerle kazanılabilecek bir özellik değildir. Bu mucizevi olayın tek bir açıklaması vardır: Balıkları antifriz özelliği taşıyan bir madde üretebilecek tasarımla yaratan ve onları dondurucu soğuklardan koruyan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Allah tüm canlıları sonsuz şefkati ve merhametiyle korumaktadır.
Allah bir ayetinde şöyle buyurur:
"Sizin ilahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır." (Taha, 98)
|
| |
|
| |
| |
|
İmanın kalbe yerleşmesi |
| |
Yine aynı şekilde bu samimiyetsiz kişilerin imanları belirli şartlara bağlı iken, kamil iman sahipleri kayıtsız şartsız iman ederler. Şartlı iman eden kişiler, ancak nimet içerisinde olduklarında ve tüm olaylar kendi istedikleri gibi geliştiğinde dine sadık kalır ve güzel ahlakı taklit edebilirler. Ancak nimetlerde bir eksilme olduğunda ya da herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında kolaylıkla dinden taviz verebilir ve sadakatlerini bozabilirler. Kamil iman sahipleri ise, Allah'a olan inançlarında ve sadakatlerinde güzel bir kararlılık gösterirler. Bunun altında yatan asıl sebep, onların "kesin bir bilgiyle" iman ediyor olmalarıdır. "Kesin bir bilgiyle iman etmek", kişinin, Allah'ın ve ahiretin varlığına, aklı, kalbi ve vicdanıyla kesin olarak kanaat getirmiş olmasıdır. Kuran'daki "Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar" (Bakara Suresi, 4) ayetiyle de, iman edenlerin bu özelliği vurgulanır.
Kamil imanın farklılığı, vicdanın tam kapasitede kullanılmasıyla kendini belli eder. "Vicdan" her zaman Allah'ın emirleri doğrultusunda hareket eden ve kişiyi sürekli doğru olana davet eden bir sestir. Kamil iman sahibi her durumda vicdanının sesini dinler. Bu da onun daima Kuran'a en uygun ve Allah'ın en hoşnut olacağı ahlak ve tavırları ortaya koymasını sağlar.
Sizi kim yarattı? Sahip olduğunuz bedeni, gözlerinizin, saçlarınızın rengini size kim verdi? Boyunuzun uzunluğunu, derinizin rengini kim belirledi? Sizinle birlikte diğer insanları, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında yaşayan canlıları kim yarattı? Uzayın derinliklerindeki gezegenlerin, güneşin ve yıldızların düzenini kim koydu?
Siz bütün bu sorulara tek bir cevapla karşılık verirsiniz: "Allah". Sizin gibi diğer insanlara da bu sorular sorulduğunda onlar da "Allah" diye cevap verirler. Allah Kuran'da insanların kendi ağızlarıyla bu gerçeği ikrar edeceklerini bildirmiştir:
Andolsun, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?" diye soracak olursan, şüphesiz: "Allah" diyecekler. Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (Ankebut Suresi, 61)
Peki siz bu sorular karşısında biraz önce içinizden geçirdiğiniz veya kendi dilinizle andığınız Yaratıcı'yı, sizi ve kainatı en ince ayrıntısına kadar planlayan Allah'ı ne kadar tanıyorsunuz? Size göre Allah nerede? Gerçekten size küçüklüğünüzden beri söylendiği gibi göklerde mi? Sizi duyuyor mu? Görüyor mu? Her an yanınızda mı? Sizi yarattıktan sonra kendi halinize mi bırakıyor? Allah, ölümden sonra nasıl bir hayat vaat ediyor?
Harun Yahya'nın Allah'ın İsimleri adlı eserinde bu sorulara Esma'ül Hüsna'dan örnekler verilerek, ayetlerle ve tefekkürlerle açıklamalar yapılarak cevaplar verilmektedir.
Allah her yerdedir. Ve bütün insanlara olduğu gibi size de şah damarınızdan daha yakındır. Sizin her yaptığınıza şahittir, Allah herşeyi görür. Söylediğiniz tüm kelimeleri işitir. İçinizden ettiğiniz tüm duaları da, aklınızdan geçeni de bilir. Her an sizin yanınızdadır. Allah insanlardan başka, melekleri ve cinleri de yaratmıştır. Ve Allah dünya hayatından sonra sonsuza kadar sürecek bir cennet ve cehennem hayatı yaratmıştır. İnsanlara ölümlerinden sonra cennete gidebilmeleri için nasıl yaşamaları gerektiğini de Kuran'la bildirmiştir. Bütün bunlar yukarıdaki soruların çok kısa yanıtlarıdır ve bu yanıtların hepsi Kuran'dan alınmıştır.
Kafalardaki puslu, silik, belirsiz bilgileri silip onların yerine Kuran-ı Kerim'deki gerçek Allah inancını koymak, böylelikle Yüce Allah'ı daha iyi tanımak, O'na daha yakın olmak için bu çalışma bir vesiledir.
O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. (Hud Suresi, 56)
|
| |
|
| |
| |
|
Konuşma ve anlama mucizesi |
| |
Konuşmamız ve söylenenleri anlamamız beynimizdeki tasarım sayesinde mümkün. İşaret dili, konuşmanın beyinde nasıl oluştuğuna ışık tutuyor...
Konuşmanın sağ elini kullanan kimselerde önemli ölçüde beynin sol yarısı tarafından kontrol edildiği bilinmektedir. Felç geçiren yani beynindeki damarlardan bazısı tıkanan hastalarda, eğer beynin sol yarısı etkilenmişse, hastanın konuşması da büyük ölçüde hasar görür. Son olarak işaret dilini kullanan sağır ve dilsizlerden felç geçiren hastalarda aynı sonuçlara ulaşıldı. Yani işaret dilini kullanarak konuşanlar da, aynı normal konuşanlarda olduğu gibi, beyinlerinin sol yarısındaki konuşma merkezlerini kullanıyorlar ve konuşma merkezini etkileyen bir felç geçirdiklerinde işaret dilini kullanma becerilerini kaybediyorlar. Bu durum doğuştan özürlü yani normal konuşmayı hiç öğrenmemiş kimseler için de geçerlidir.

İşaret dilini kullanan özürlüler normal konuşanlardan farklı olarak işitme yerine görsel becerilerini kullanırlar. İşaret dilinin en şaşırtıcı özelliği ise tıpkı konuşma dili gibi oldukça kompleks bir gramerinin olması. Nitekim bu kimseler de, tıpkı konuşanlar gibi son derece karmaşık cümleler kuruyorlar. Diğer bir ilginç gerçek ise, evrensel tek bir işaret dilinin olmaması. Değişik ülkelerdeki sağır insanlar tamamen farklı işaret dilleri kullanıyorlar. Bunlar o derece farklı ki örneğin Amerikan işaret dilini kullananlar ile İngiliz işaret dilini kullananlar birbirleri ile anlaşamıyorlar.
İşaret dilini kullanan bir kimsenin beyninde gördüğü işaretler görme merkezinde değerlendirildikten sonra konuşma merkezine iletiliyor ve burada anlam kazanıyor. Oysa diğer görsel işlemler, örneğin bir çizimdeki şeklin değerlendirilmesi ve tanınması tamamen farklı beyin merkezlerinde gerçekleşiyor.
İşte burada, beyinde farklı hücreler arasında kusursuz bir işbirliği bulunduğu ortaya çıkıyor. Önce görme merkezinde seçilerek değerlendirilen el hareketleri, daha sonra diğer görüntülerden farklı olarak, birbirini takip eden işaretleri anlamlı kılacak gramerle birlikte değerlendirilmek üzere, konuşma merkezindeki hücrelere iletiliyor.
Beyindeki birbirinden uzak merkezler arasında her an olağanüstü bir işbirliği gerçekleşir. Milyarlarca sinir hücresinin bir an bile işini aksatmaması ve bu işbirliği sayesinde konuşur ve anlarız. Bu iki yetenek insan beyninde tasarlanmış olan benzersiz hassaslıkta bir iletişim ağı ile ortaya çıkmaktadır. Şuursuz hücreler arasındaki bu akıl almaz işbirliği elbette herşeye hakim olan bir kuvvetin kontrolü ile gerçekleşmektedir. Bu üstün kuvvet yüce Allah'a aittir. Herşeyin Yaratıcısı olan, sonsuz akıl sahibi Rabbimizin kusursuz yaratması sayesinde bir nimet olarak konuşur ve anlarız.
|
| |
|
| |
| |
|
Kuran temel başvuru kaynağıdır |
| |
Allah'ın sözü olan Kuran, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ne olduğunu insanlara bildiren hak kitaptır. Kuran'da insanların niçin ve nasıl yaratıldıkları, yaşamaları gereken model, ibadet şekilleri, güzel ahlak ile ilgili bilgiler, bedenen ve ruhen sağlıklı olmanın yolları, zor anlarda ve beklenmedik durumlarda alınması gereken önlemler, çeşitli insan karakterleri, ekonomik, siyasi, sosyal ve hukuki yaşamın en ideal ne şekilde olması gerektiği, Allah'ın sözlerine itaatsizlik karşısında insanların içine düşecekleri kargaşalar, ölüm anı ile ilgili bilgiler, kıyamet gününde yaşanacaklar, cennet ve cehennem ile ilgili bilgiler ve bunun dışında daha pek çok konu çok detaylı olarak açıklanmıştır. Yani Kuran'da bir insanın yaşamının her anında gereksinim duyacağı temel bilgilerin tümü verilmektedir.
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği Müslümanlık anlayışında insanın dinin hükümlerini kayıtsız şartsız kabul etmesi, kendisine yalnızca Allah'ı Rab edinmesi ve O'ndan başka bir yol gösterici edinmemesi, yaşamının her evresinde Allah'ın gösterdiği ve hoşnut olacağı şekilde yaşaması esastır. İşte böylesine bir iman ve ahlak anlayışında insan içinde yaşadığı toplumun din adına türettiği çarpık ve batıl inançların, atalarından öğrendiği dini bilgilerin körü körüne peşinden gitmez. Yani hem Kuran'ın Allah katından hak bir kitap olduğunu kabul edip, hem de "atalarından" kalma Kuran dışı yaşam felsefesine uymaz. Tek ölçü ve yol olarak yalnızca Kuran'ı ve Peygamberimizin yaşam şeklini benimser.
Nitekim Kuran'da pek çok ayette gerçek Müslümanların içinde yaşadıkları toplumun batıl dinlerinden kopup, katıksız olarak Allah'a ve Kuran'a yöneldiklerinden bahsedilir. Örneğin Kuran'da Kehf kıssasında aktarılan, yaşadıkları toplumun batıl dinlerini yaşamayı kabul etmediklerinden dolayı kınanan ve ölüm tehdidi altında kalarak bir mağaraya sığınmak durumunda kalan salih Müslümanların durumları şöyle anlatılır;
"Biz sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi ve Biz de onların hidayetlerini arttırmıştık. Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) raptetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; İlah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?" (İçlerinden biri demişti ki:)"Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından kopup-ayrıldınız, o halde, (dağlara çekilip) mağaraya sığının da Rabbiniz size rahmetinden (bolca bir miktarını) yaysın ve işinizden size bir yarar kolaylaştırsın." (Kehf Suresi, 13-16)
Elbette ki içinde yaşadığı toplumun batıl dininden kopup ayrılmak demek manevi olarak batıl din mensuplarından kopmak anlamındadır. Bir diğer deyişle onların Kuran dışında olan ibadet şekillerini, inançlarını, değer yargılarını, ahlak anlayışlarını, gelenek ve adetlerini, davranış şekillerini, konuşma üsluplarını benimsememeleri, kendilerine temel kaynak olarak Kuran'ı ölçü almalarıdır.
Kuran'da da bildirildiği üzere katıksız olan din yalnızca Allah'ındır. Allah Kendisi'ne kulluk edenlere din olarak İslam'ı seçip beğenmiş ve insanlara başvuracakları rehber olarak da Kuran'ı indirmiştir. Tek doğru ve hak yol, Allah'ın yoludur. Allah'ın Kuran'da bildirdiği yollar dışındaki tüm yollar batıldır, yanlıştır. Ve yalnızca hurafe, bidat ve zanlara dayalıdır. Kuran'a yönelenlerin nasıl düşünmeleri, davranmaları, konuşmaları gerektiği, ibadet şekilleri ve farz hükümleri apaçık olarak bildirilmiştir. Bu nedenledir ki yaşamının gayesi Allah'a kul olmak, O'nun rızasını kazanacak salih amellerde bulunmak ve cennete layık bir kul olmak olan gerçek iman sahipleri kendilerine yol gösterici temel kaynak olarak Kuran'ı ölçü alırlar. Tüm düşüncelerini Kuran ile değerlendirirler. Kuran'ın tüm hükümlerine itina ile uyarlar. Üstelik kişi hangi kültür, bilgi, tecrübe, görgü seviyesinde olursa olsun başvuracağı tek kaynak Kuran olur. Nitekim Allah Zümer Suresi, 36. ayetinde; "Allah, kuluna yeterli değil mi?" demektedir. Dolayısıyla insan ancak Kuran'ı tek ölçü olarak aldığı, Allah'ın buyruklarını titizlikle yerine getirdiği, her an O'nun rızasını kazanacak salih amellerde bulunduğu takdirde Allah katından güzel bir karşılık bulabilir.
|
| |
|
| |
| |
|
Karanlıkta bir yolculuk |
| |
Kuran'da insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede meydana geldiğine işaret edilmektedir. Gerçekten de bugün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında yer alır. Örneğin, embriyoloji hakkında temel başvuru kitaplarında bu gerçek şöyle ifade edilmektedir:
Rahimdeki hayat 3 EVREDEN oluşur; preembriyonik (ilk 2,5 hafta), embriyonik (8. haftanın sonuna kadar), ve fetal(8. haftadan doğuma kadar). (Williams P., Basic Human Embryology, 3. edition, 1984, s.64)
Allah'ın aşama aşama yarattığı bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir. Bu üç gelişim safhasının belli başlı özellikleri kısaca şöyledir:
Preembriyonik evre:
Bu ilk evrede zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar.
Embriyonik evre:
İkinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı, "embriyo" olarak adlandırılır. Bu evrede hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar.
Fetal evre:
Fetal evre dönemine girildiğinde embriyo artık "fetus" diye adlandırılır. Bu dönem gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici özelliği fetusun yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Dönemin başında 3 cm. boyunda olmasına rağmen bebeğin tüm organları ortaya çıkar. Bu dönem 30 hafta kadar sürer ve gelişme doğum haftasına kadar devam eder.
Kuran'daki başka bir ayette de Allah şöyle buyurmuştur:
"Sonra o su damlasını bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı (hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Müminun Suresi, 14)
Anne rahmindeki gelişim ile ilgili bu bilgiler, günümüzde ancak modern teknolojik aletlerle yapılan gözlemler sayesinde elde edilmiştir. Ancak görüldüğü gibi bu bilgileri de, Allah, diğer pek çok bilimsel gerçek gibi, mucizevi bir biçimde Kuran ayetlerinde haber vermiştir. Bu derece ayrıntılı ve doğru bilgileri, Allah, insanlığın tıbbi konularda hiçbir bilgiye sahip olmadığı bir dönemde, bundan 1400 sene önce, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e vahyetmiştir. Kuran' daki bu mucizevi bilgilerin şaşmaz doğruluğu Kuran'ın insan sözü değil, Allah Kelamı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
|
| |
|
| |
| |
|
Hayatın gerçek anlamı |
| |
Halk arasında dünya hayatının kısalığı ve geçiciliği hakkında bazı deyimler kullanılır; "ölümlü dünya", "üç günlük dünya", "fani dünya" gibi. Ama bu kalıp sözcükler aslında insanların samimi görüşlerini yansıtmaz. Bu tarz sözler, toplumun bir geleneği gibi, aralarında konuşulan bir sohbet, hatta espri konusudur. Nitekim böyle önemli bir konunun hemen arkasından dünya ile ilgili planlara başlarlar. Örneğin "ölümlü dünya", "dünyaya bir kere geldik" sözünün akabinde "tabii ki dünyayı tepe tepe yaşayacaksın" tarzında sığ mantıklar öne sürerler. Oysa ki hayatın kısa olması, ölümlü olmak ve dünyaya bir kere gelmek, her insan için en önemli gerçeklerdendir.

Hiç düşündünüz mü; 70 yaşında bir insanın geçmişe yönelik düşünceleri nelerdir?
Bu insan her kim olursa olsun muhtemelen yaşadığı 70-80 senenin nasıl geçtiğini anlayamadığını düşünüyordur. Hatta kendisine sorsanız, "göz açıp kapayıncaya kadar geçti, hiçbir şey anlayamadım" diyecektir.
20'li yaşlarındayken herhalde o da yaşlanacağını hiç düşünmemiştir. Ancak şu an, çok uzak gördüğü o dönemin içinde bulunmanın şaşkınlığını yaşıyordur. Ve bu anı uzak görmekle ne kadar yanıldığını da çok iyi anlamıştır.
Yaşamı boyunca yaptıklarını yazmasını veya anlatmasını isteseniz, en fazla bir defteri doldurabilir veya en fazla beş, altı saat arka arkaya anlatabilir. "Koskoca 70 sene" dediği şeyin tamamı işte bu kadardır...
Bu düşünceler içinde yaşayan kişinin, aklında ise çok önemli bazı sorular vardır:
- "Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bu hayatın amacı nedir?"
- "Ben bu 70 seneyi ne için yaşadım?"
- "Peki bundan sonra ne olacak?"
Yukarıdaki sorulara birbirinden farklı cevaplar verecek iki insan grubu vardır. Bunlardan bir tanesi Allah'a inanmayan, diğeri ise gönülden katıksız bir imanla Allah'a bağlanan kişilerdir.
Boş Bir Amaç Uğruna Yaşayanlar
Birincisi yukarıdaki sorularla ilgili olarak büyük olasılıkla şöyle düşünür: "Hayatım bugüne kadar boş bir amaç uğruna geçip gitti. 70 sene yaşadım ama ne için yaşadığımı da açıkçası pek anlayamadım. Önce annem babam için yaşıyorum dedim, sonra eşim, sonra ise çocuklarım... Ama şu an ölüm yaklaştı. Öleceğim ve bu dünyadan yok olup gideceğim. Sonrası mı? Sonra ne olacağını bilmiyorum ama herhalde herşey bitecek!"
Bu insanın içine düştüğü boşluğun nedeni, tüm evrenin, canlıların ve insanların bir amacı olduğunu kavrayamamış olmasıdır. Bu amaç, tüm bu varlıkların yaratılmış olmasından kaynaklanır. Aklı olan insan, evrenin ve canlıların her noktasında büyük bir plan, düzen ve akıl olduğunu görür ve dolayısıyla bunları üstün akıl sahibi bir Yaratıcı'nın var ettiğini anlar. Bunlar yaratılmış olduklarına, rastgele ve bilinçsiz bir süreçle ortaya çıkmadıklarına göre, mutlaka bir amaçları vardır. Bu amacın ne olduğu ise, bize üstün Yaratıcı'nın, yani Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği Kuran'da bildirilir.
Bu gerçekleri göz önünde bulunduran ve Allah'a iman eden kişi yukarıdaki sorulara doğru cevabı verecek ve şöyle diyecektir: "Beni herşeyin sahibi olan Allah yarattı ve bu dünyaya gönderildim. Dünyada bulunduğum sürece beni yaratan Allah'a kulluk etmekle emrolundum ve bunu en güzel şekilde yapıp yapmadığım denendi. Dünyanın zaten çok kısa olduğunu, göz açıp kapayıncaya kadar geçeceğini biliyordum. Bu yüzden de Allah'a kulluk ettim, bu dünya hayatının geçici süslerine aldanmadım. Sonrası mı? Hayatım boyunca iyi işler yaptığım ve Allah'ın rızasını kazanmaya çalıştığım için ebedi bir mutluluk yurdu olan cennete kavuşmayı umuyorum. Ve Rabbime kavuşacağım günü sabırsızlıkla bekliyorum."
Yukarıda bahsettiğimiz iki insan arasındaki farkı daha da netleştirebilmek için bir nokta üzerinde durmak gerekir: Allah'ın var olduğunu kabul eden herkes, gerçek bir imana sahip değildir. Bugün pek çok insan evreni bir Yaratıcı'nın yarattığını kabul eder, ancak bu gerçeğin onun yaşamı için ne derece büyük bir önemi olduğunu kavrayamaz. İnsanların çoğuna hakim olan çarpık bir anlayış sonucu, Allah'ın evreni yarattığı ve sonra insanları kendi hallerine bıraktığı düşünülür.
Bu yanlış inanç sebebiyle de insanların çoğu günlük hayat ile kendilerini Yaratan Allah arasında bir bağlantı kuramazlar. Zannederler ki, bu dünyada yaşamlarını sürdürecek, kendi kıstaslarına göre iyi davranışlarda bulunacak ve öldükten sonra da eğer günahları varsa (!) bir süre cezalarını çekip cennete gideceklerdir. Hatta bir çoğu bu kadarını bile düşünmez; "bu dünya hayatında yaşayacağımız herşey kardır, Allah nimet vermiş keyfini çıkaralım" gibi Allah'ın nimetlerini takdir edemeyen cahilce bir üslupla konuşur ve bu mantıkla başka hiçbir şey düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.
Oysa Gerçek Çok Farklı
Oysa gerçek böyle değildir. Allah'ı tanımayan ya da O'nu unutmuş olan tüm bu insanlar, çok büyük ve derin bir aldanış içindedirler. Kuran'daki ifadeyle, "Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır." (Rum Suresi, 7)
İşte bu gafil insanlar, dünya hayatının gerçek yüzünü ve amacını da kavrayamazlar. Geçici olduğunu, "göz açıp kapayıncaya kadar" bitip gideceğini ise hiç düşünemezler. Bu gerçeği çevremizde de kolaylıkla gözlemlemek mümkündür.
Oysa ki hayatın kısa olması, ölümlü olmak ve dünyaya bir kere gelmek, her insan için en önemli gerçeklerdendir. Belli bir yaşa kadar insan bu önemli gerçeğin farkına varamamış olabilir ancak bunu fark ettiği anda tüm yaşamını gözden geçirmesi ve Allah'ın kendisinden istediği şeylere göre yeniden yaşantısını düzenlemesi gerekir. Çünkü hayat kısadır ama insan ruhu-Allah'ın dilemesiyle-sonsuza kadar yaşayacaktır. Sonsuzun yanında 3-5 günlük hayatın hiçbir kıymeti yoktur. Burada az bir zevk almak için sonsuz hayatı feda etmek ise elbette akılsızlıktır.
Ancak bu gerçeği kavrayamayan inkarcılar, tüm ömürlerini Allah'ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketirler. Oysa bu boş amaçlara bile kavuşmaları mümkün değildir. Doyumsuzluk içinde yaşarlar ve her zaman bulundukları durumun ya da sahip olduklarının bir adım ötesini isterler. O adıma geçince bir adım daha, bir adım daha ve ölene kadar tatmin olmayan isteklerle ömür sürerler. Arzuladıkları güzellik ve zenginliğe dünya şartlarında kavuşmaları mümkün değildir. Çünkü her zaman sahip olduklarından daha iyisi çıkacaktır karşılarına.
Kaçınılmaz Gerçek: Ölüm
Daha güzelini ve iyisini arama... Sahip olunca eskisinin öneminin kalmaması... Bir aşama sonra, yeninin de eski durumuna düşmesi; işte insanların tarih boyunca içinde yaşadıkları kısırdöngü budur. Aklı olan insanın bu gerçek karşısında durup, neden dünyanın peşinde koşmanın kendisine bir sonuç getirmediğini anlaması ve "bu bakış açısında köklü bir sorun var" diye düşünmesi gerekir. Fakat insanların çoğu bu akıldan yoksun bir biçimde hiçbir zaman yakalayamayacakları hayallerin peşinden koşmaya devam ederler.
Oysa hiç kimsenin bir an sonrasını garanti altına alması mümkün değildir. Kaza geçirmek, yaralanmak, sakat kalmak ya da ölmek çok kolaydır ve çok basit sebeplere bağlıdır. Ölümü bir an için aklına getirmiş olan kişi ise, toprağın altında ne malın-mülkün, ne markanın, ne de çevresindeki insanların bir değeri kalmayacağını çok açık bir şekilde fark edebilir. Zengin ya da fakir, güzel veya çirkin her insan, yalnızca birkaç metrelik bir beze sarılı olarak defnedilecektir.
|
| |
|
| |
| |
|
Güneş ışığı ile göz arasındaki olağanüstü uyum |
| |
Biyolojik olarak gerçekleşen 'görme' işlemi için uygun olan yegane ışınlar, "görülebilir ışık" olarak tanımladığımız belli bir dalga boyudur. Güneş'in yaydığı ışığın büyük bölümü bu dalga boyuna karşılık gelir.
Görme işleminin gerçekleşmesi için en temel şart, retinadaki hücrenin fotonu (cisimden gelerek göze giren ışık demetleri) algılamasıdır. İşte bunun gerçekleşmesi için, bu fotonun görülür ışık sınırları içinde kalması şarttır. Daha farklı bir dalga boyundaki fotonlar, hücreler için ya çok zayıf ya da çok güçlü kalırlar ve gereken reaksiyonu başlatamazlar. Gözün boyutlarının küçük veya büyük olması bir şey değiştirmez. Önemli olan, hücrenin algıladığı dalga boyu ile, fotonun dalga boyu arasındaki uyumdur.
Bilindiği gibi, canlı hücrelerinin yapı taşları organik moleküllerdir. Organik moleküller karbon atomunun sayısız farklı türevdeki bileşiklerinden meydana gelirler. Bu organik moleküllerin oluşturduğu görme hücrelerinin görülebilen ışığın dalga boyundan farklı ışınları algılayabilecek kapasiteye sahip olması mümkün değildir. Kısaca, diğer ışınları algılayacak bir göz tasarımının, yeryüzünde biyolojik olarak işlevsel olması imkansızdır.
Prof. Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında bu konuyu detaylı olarak inceler ve organik bir gözün ancak "görülebilir ışık" sınırları içinde görebileceğini açıklar. Teorik olarak tasarlanabilecek başka hiçbir göz modelinin, farklı dalga boylarını görebilmesi mümkün değildir. Prof. Denton, bu konuda şunları söylemektedir:
"Ultraviyole, X ve gama ışınları çok fazla enerji taşırlar ve yüksek derecede tahrip edicidirler. Uzak kızılötesi ve mikrodalga ışınları da yaşam için zararlıdır. Yakın kızılötesi ve radyo dalgaları ise çok zayıf enerjiye sahip oldukları için tespit edilemezler...
Pek çok nedenden dolayı, elektromanyetik yelpazenin görülebilir bölgesi, biyolojik görme yeteneği için uygun olan yegane bölgedir. Özellikle de insan gözüne benzer yüksek çözünürlü kamera tipi omurgalı gözleri için, bu ışık aralığından başka uygun bir dalga boyu yoktur."
Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde, şu sonuca varırız: Güneş öyle ince tasarlanmış bir aralıkta ışık yaymaktadır ki, muhtemel ışık türlerinin sadece 1025'te 1'ini oluşturan bu aralık, hem Dünya'nın ısınması, hem kompleks canlıların biyolojik işlevlerinin desteklenmesi, hem bitkilerin fotosentez yapması, hem de Dünya üzerindeki canlıların görme yeteneğine sahip olması için en ideal aralıktır.
Elbette tüm bu hassas dengeler, tesadüf denen başıboş sürecin düzenlediği sistemler değildir. Tüm bunları yaratan, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındaki her şeyin Rabbi ve Hakimi olan Allah'tır. Allah'ın yarattığı her detay yaşamın her aşamasında karşımıza bir mucizeler zinciri olarak çıkmakta ve bize, bizi Yaratan'ın sonsuz kudretini göstermektedir.
Allah, sonsuz ilminin göstergesi olarak, binlerce çeşit farklı canlıda, binlerce çeşit farklı göz çeşidini, mükemmel yapılarıyla birlikte yaratmıştır. Kuran'da bir ayette Allah şöyle buyurmuştur:
"Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır." (Enâm Suresi, 103)
Tesadüfen rastlaşmaları ihtimal dışı olan bu iki faktörün biraraya gelmesi ise hem gözü, hem onun görebileceği ideal ışık aralığını, hem de bu aralıkta ışık yayan Güneş'i var eden Allah'ın özel yaratması ile mümkün olmuştur.
|
| |
|
| |
| |
|
Şeytanın ters mantık yöntemi |
| |
Şeytanın kirli ve sinsi bir yöntemi vardır: İnsanlara “ters mantık” kullanarak etki etmeye çalışır. Bu yöntemle insanları, din ahlakının tebliğinden, ateizm ile mücadeleden, güzel ahlakın yayılmasından uzaklaştırmaya uğraşır. Bunu yaparken şeytan, kendisine kulak veren kimselere son derece makul görünen gerekçelerle yaklaşır. Şeytanın bu sinsi yöntemine uyanlar için ibadet etmemek, tebliğ yapmamak, Allah için zorluklara göğüs germemek, Allah rızası için yaşamamak ve sapkın inanç sistemlerine karşı mücadele vermemek için gerekçeler, bir başka deyişle bahaneler oldukça fazladır. Şeytanın yöntemi öylesine sinsi, öylesine alçakça ve öylesine aldatıcıdır ki, Allah adına mücadele etme konusunda tereddütte olan insanlar bu bahaneleri kullanmakta bir an olsun tereddüt etmezler. Kimileri kendilerini samimi birer Müslüman olarak gösterir, fakat farkında olarak veya olmayarak şeytanın ters mantığını kendilerine düstur edinirler. Kendilerini öncelikli görür, Allah adına mücadele etmek yerine, insanların nazarındaki itibarlarını koruma peşine düşerler. Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda çekingen davranır, bu yolda çaba gösterenleri ise kendi düştükleri tuzağa çekmeye uğraşırlar. Bu şekilde vicdanlarını rahatlatır, doğru yolda olduklarına dair kanaat getirmeye çalışırlar. Fakat kendi nefisleri de şahittir ki, Allah’ın rızasına uymadıklarından, vicdanları rahat değildir.
Şeytanın, vicdanlarıyla hükmetmeyen bu kişilere yaklaştığı kuruntulardan birkaçı şöyledir:
1. “Darwinizm’in bir yalan olduğunu anlatmayın, Darwinizm propagandası yapmış oluyorsunuz” mantığı:
Darwinizm, dünya çapında yaygınlaşmış, dünyaya ateizmi, zulmü, acıyı, savaşları, ahlaksızlık ve dejenerasyonu getirmiş, geçtiğimiz iki yüzyılın en büyük fitnesi, en sapkın dinidir. Deccal’in tüm dünyaya sarıp yaydığı en büyük kitle aldatmacasıdır. Darwinizm ile yapılan fikri mücadele, ateizm ile mücadeledir, Allah inancına karşı geliştirilmiş her türlü ideoloji, fitne ve bela ile mücadeledir. Ve elbette bu fikri mücadele, Allah rızası için güzel, yoğun ve kararlı bir mücadele gerektirir.
İnsanlardan bazıları vicdanen bu mücadelenin içinde olmaları gerektiğini bilirler. Yüzyılın en büyük fitnesinin başının ezilmesi gerektiğinin, Allah inancının ve güzel ahlakının tekrar yeryüzüne hakim edilmesi gerektiğinin bilincindedirler. Fakat mücadeleden kaçarlar. Allah için gösterilecek çaba onlara zor gelir. Cenab-ı Allah’ın “Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi...” (Tevbe Suresi, 42) ayetinde belirtmiş olduğu gibi, böyle bir zorluğun içine girmek istemezler. İşte bu nedenle şeytanın geliştirdiği ters mantığa uyar ve yapılan mücadeleyi ters yöne çekmeye çalışırlar. Darwinizm ile mücadelenin bir Darwinizm propagandası olduğunu öne sürerler. “Darwinizm zaten öldü, neden mücadele ediyorsunuz” iddiasıyla ortaya çıkarlar. “Zaten ölmüş bir teoriyi anlatarak varmış gibi gösteriyorsunuz” mantığını öne sürerler. Bu ters mantıktan yola çıkarak Darwinizm’in bir aldatmaca olduğunun hiçbir şekilde anlatılmaması gerektiğini iddia ederler. Şeytanın ters mantığına uyarak, kendileri de mücadele etmez, başkalarını da engellemeye çalışırlar.
Oysa bu sapkın din halen faaliyettedir ve bunun yok edilmesi için mutlaka ciddi bir mücadele verilmesi gerekmektedir. Darwinizm, insanları ateizme sürüklerken, kitle katliamlarına yol açarken, bunu görmezden gelmek, samimi bir Müslümanın kabul edebileceği bir şey değildir.
2. “İslam’ı yayarsanız her yerde isminiz duyulur, şöhret olursunuz. Şöhretten kaçınmak için İslam’ı yaymaktan vazgeçmeniz gerekir” mantığı:
Şeytan, insanları ters mantığı ile aldatarak dinin tebliğ edilmesini de engellemeye çalışır. Şeytan, bu sahte telkin ile, tebliğ yapan kişilerin kendilerini ön plana çıkarmaya çalıştıklarını, kendi şöhretlerini yaydıklarını ve bunun da mahsurlu olduğu fikrini ortaya atar. Aciz ve alçakça mantığı ile, tebliğ yapan insanların İslam ahlakını ne kadar çok anlatırlarsa o kadar ünlenerek kendi şöhretlerini arttırdıklarını, bu sebeple hemen tebliğe son vermeleri gerektiği telkinini yaymaya çalışır.
Oysa bu bir aldatmacadır.
Şeytan, bu aldatma yöntemini tarih boyunca peygamberlerin tebliğine yönelik olarak da kullanmıştır. Öyle ki inkarcılar şeytanın bu yalanına aldanarak, peygamberi “ünlenmiş bir şair” olarak nitelendirip onun tebliğine uymamışlardır:
Doğrusu Biz, suçlu-günahkarlara böyle yaparız.
Çünkü onlara: "Allah'tan başka İlah yoktur" denildiği zaman, büyüklük taslarlardı.
Ve derlerdi ki: "Biz, ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?"
Hayır, o, hakkı getirmiş ve gönderilen (elçi)leri de doğrulamıştı. (Saffat Suresi, 34-37)
Şeytan, tarihte inkarcıları bu yolla saptırdığı gibi, günümüzde aynı fitneci yöntemi kullanmaya çalışmaktadır. Şeytanın vermeye çalıştığı bu telkine karşı mutlaka açık şuurla, samimiyetle ve Kuran’la karşılık vermek gerekmektedir. Geçmişte peygamberlere yönelik aynı yakıştırmalar yapılmış olsa da, onlar hiçbir zaman Allah inancını anlatmaktan din ahlakının tebliğinden taviz vermemiş, hakkı söylemekten hiçbir zaman çekinmemişlerdir. Onlar, şeytanın aldatma yöntemlerine değil, yalnızca Kuran’a uyarak hareket etmişler, hakkı ve doğruyu getirmişlerdir. Eğer bir Müslüman samimi ise, şeytanın bu oyununun hemen farkına varmalı ve Kuran’a ve vicdanına göre dinin tebliğinin Allah’ın bir emri olduğunu bilerek üstlendiği sorumluluğu yerine getirmelidir.
3. “Masonluk ve ateist Siyonizm ile mücadele etmeyin. Bunların propagandasını yapmış olursunuz” mantığı:
Şeytan, kendi sistemini devam ettirebilmek, Allah inancının yayılmasını engelleyebilmek için toplumlara bela olarak sardırdığı tüm sapkın dinlerin güçlü kalmasını ister. Masonluk ve ateist Siyonizm şu anda tüm ülkeleri etkisi altına almış, ateizmi, Darwinizm’i toplumlara yayan, savaşların, zulümlerin en büyük sebebi olan şeytanın başlıca oyunudur. Bunlarla mücadele, şeytanın tüm çabalarını alt üst edecek, tüm oyunlarını ortadan kaldıracaktır. İşte bu nedenle şeytan, bir kısım insanlara kendince makul bahanelerle yaklaşarak bu sapkın inançların devam ettirilmesi ve yaygınlaştırılması amacındadır. Bunu yaparken, insanlara şu telkini verir: “Sakın bu sapkın inançlarla mücadele etmeyin, bunların propagandasını yapmış olursunuz.”
Şeytan, Masonların ve ateist siyonistlerin gizli faaliyetlerinin, ahlaksızlıklarının, dinsizliklerinin ortaya çıkarılmasının onları gündem haline getirip geliştirdiğini iddia eder. İşte bu nedenle de, Allah inancı ile mücadele halindeki bu kişilerin gizli faaliyetlerinin ortaya çıkarılmamasının en iyisi olacağı telkinini verir. “Bırakın istedikleri gibi faaliyet yapsınlar, yeterki onlardan bahsetmeyin” diyerek kirli oyununu sürdürür.
Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Ayette belirtildiği şekilde Allah adına mücadele yapabilmek için, Allah inancına karşı ortaya çıkmış tüm batıl inanç ve ideolojilere karşı sıkı sıkıya mücadele halinde olmak gerekmektedir. Allah için yaşayan samimi bir insan, Allah rızasına uygun olanın bu olduğunu, ateizm yayılırken, insanlar vicdansızca zulme uğratılırken oturup kalmanın, Kuran’a ve vicdana uygun olmadığını bilir. Yapılması gereken tek şey, şeytanın sinsi ters mantıklarını hemen ortaya çıkarıp, Kuran’a göre en samimi şekilde düşünmektir. Kuran’a göre düşünüldüğünde ise, Allah rızası için Allah inancını inkar üzerine kurulmuş bu sapkın akımların mutlaka başının ezilmesi, bunlara karşı kesin ve güçlü bir mücadele verilmesi gerektiği hemen anlaşılacaktır.
4. “Dini tebliğ etmeyin, din zaten Peygamberimiz zamanında tebliğ edilmiştir” mantığı:
Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
(Şeytan) Onlara vaadler ediyor, onları en olmadık kuruntulara düşürüyor. Oysa şeytan, onlara bir aldanıştan başka bir şey va'detmez. (Nisa Suresi, 120)
Şeytan, Allah’ın en büyük emirlerinden biri olan tebliği dahi yapmama konusunda bahaneler sunar. Öyle ki insanlara, dini tebliğin yalnızca peygamberlere ait olduğu, tebliğin bundan 1400 sene önce Peygamberimiz tarafından yapılmış olduğu ve böylelikle de Kuran’ın hükmünün yerine getirilmiş olduğu telkinini vermeye çalışır. Dahası, günümüzde bu görevi Diyanet İşleri gibi kurumların üstlenmiş olduğunu ve onların faaliyetlerinin de insanlar için yeterli olacağı mantığıyla ortaya çıkar. Bu nedenle de Allah inancının sözlü ve yazılı olarak sürekli tebliğ edilmesini insanlara gereksiz göstermeye çalışır, bu yolla tebliğ yapan insanları engellemeye çalışır.
Oysa bu büyük bir aldatmaca, büyük bir yanılgıdır.
Din ahlakının tebliği, tüm insanlar üzerine yüklenmiş büyük bir sorumluluktur. Yüce Allah, Kuran’da şöyle bildirir:
Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. (Al-i İmran Suresi, 104)
İnsanlar zulüm görüyorken, ateist ideolojilerin idaresi altında eziliyorken ve tüm dünyaya dinsizlik hakimken; Kuran ahlakını yaşayan, Allah’a coşkulu bir aşk ve şevkle bağlı olan bir insanın yapacağı en öncelikli şey, din ahlakının tebliğidir. Böyle bir insan Kuran’a ve vicdanına uyarak, yapılması gereken en aciliyetli konunun insanlara Kuran ahlakını anlatmak olduğunu bilir. Ateist ideolojilerin etkisi altındaki toplumların, ancak Kuran ahlakını tanıdıkları ve Allah’a iman ettikleri sürece refaha kavuşacaklarından emindir. İşte bu nedenle var gücüyle, tüm imkanlarıyla Allah’ın dinini tebliğ etme görevini üstlenir. Şeytanın ters mantığına uyarak vicdanı köreltmek, dürüst ve samimi Müslümana yakışmaz. Allah’ın dininin tebliği, şu anda dünyadaki zulüm ortamında yapılması gereken en başlıca ibadetlerdendir. Bunu, şeytanın kuruntularına uyarak inkar etmenin sorumluluğu Allah’ın katında büyük olabilir.
Rabbimiz, şeytanın insanları aldatma biçimini bir ayetinde şu şekilde anlatır:
“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim ve onlara kesin olarak davarların kulaklarını kesmelerini emredeceğim ve Allah'ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim." Kim Allah'ı bırakıp da şeytanı dost (veli) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrana uğramıştır. (Nisa Suresi, 119)
Bir başka ayetinde ise Allah, şeytanın korkutma yöntemlerine uyanları şeytanın dostları olarak tanıtmıştır:
İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü'minlerseniz, Ben'den korkun. (Al- i İmran, 175)
Eğer bir insan Allah’tan korkuyorsa, Allah dostu ise, Kuran’a göre taviz vermeden yaşıyor ve dünyayı değil ahireti hedefliyorsa, işte o zaman mutlak samimiyetle ve vicdanlı şekilde davranmalıdır. Samimi olan bir insan için Allah rızasına göre yapılması gerekenler açıktır. Bunların tevil edilmesi, çeşitli bahanelerle engellenmesi, ancak şeytanın bir oyunudur. Binlerce yıldır tüm kavimler, çeşitli vesilelerle şeytanın bu aldatıcı taktiklerine uymuş ve büyük bir yanılgı içine düşmüşlerdir. İşte bu nedenle samimi Müslümanların üzerine düşen görev, geçmiş kavimlerden ibret alarak, şeytanın kuruntularına ve sapkın yöntemlerine hemen karşı koyabilmektir. Dinin tebliğinde, din dışı ideolojilerin engellenmesinde yalnızca Kuran’ı ve peygamberleri rehber almak ve güçlü bir mücadele gerçekleştirmektir. Kuşkusuz ki Allah, kendi dinini sağlamlaştırıp yerleşik kılacak olandır. Ve kuşkusuz ki Allah, bunu dilediği an, dilediği şekilde gerçekleştirmeye kadirdir. Allah, kimseye ve hiçbir vesileye ihtiyacı olmayandır (Allah’ı tenzih ederiz.) Allah’ın samimi Müslümanları bu kutlu görev için vesile kılması Allah’ın lütfundandır. Bu yüzden samimi insanların bu gerçeği görerek, şeytanın kuruntularına uymadan Allah adına tebliği ve Allah adına ateist ideolojilerle mücadeleyi güçlerinin yettiğince, en kararlı şekilde yerine getirmeleri gerekmektedir. Rabbimiz’in ayette belirttiği gibi, “Gerçek şu ki, iman edenler ve Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir zorlayıcı-gücü yoktur.” (Nahl Suresi, 99)
Yüce Allah samimi Müslümanlara vadetmiştir:
Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)
|
| |
|
| |
| |
|
|
|