Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden fazla toplumu huzur
içinde bir arada yaşatmak, ancak toplumların üzerinde yer alacak
güçlü bir otorite ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması
halinde, küçük grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması
kaçınılmaz olur. Osmanlı İmparatorluğu Balkan topraklarında 500
yıl boyunca adil bir yönetimle bu otoriteyi sağlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu Balkan yarımadasına 15. yüzyılın ikinci yarısında,
Ortadoğu'ya ise 16. yüzyılın başlarında egemen oldu. Balkanlar'ı
ele geçirdiğinde bölge birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan
halklarla doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile "Bogomiller"
(Boşnaklar) arasındaki çatışma, tam bir kaos doğurmuştu.
Bu coğrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlıların
en önemli özelliği ise, bölgede barış ve istikrar kurmaları oldu.
Osmanlılar bölgedeki halkları son derece toleranslı bir sistemle
yönetti. Daha önceden fethettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan
geçiren Haçlıların aksine, Balkanlar'daki halklara din özgürlüğü
verdi ve herkesin inancını koruyabileceği ve yaşatabileceği bir
sistem kurdu. Osmanlılar hiçbir zaman etnik temizlik, zorla din
değiştirtme, asimilasyon gibi politikalara başvurmadı.
Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaşlara sahne olan Balkanlar,
19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar ve huzura kavuştu. Sırplar,
Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar,
Yahudiler, Çingeneler... Tüm bu Balkan halkları hem kimliklerini
koruyarak hem de birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaşadılar.
Güçlü Bir Otoriteye Olan İhtiyaç
Bölgedeki küçük grupların her biri, birbirleriyle çatışan menfaatlere
sahiptirler ve eğer onları zorlayan üst bir otorite olmazsa, bu
menfaatlerden taviz vermezler. Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki
birden fazla toplumu huzur içinde bir arada yaşatmak, ancak söz
konusu toplumların üzerinde söz sahibi olacak güçlü bir otorite
ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük
grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur.
Güçlü bir otoritenin sağlayabileceği sonuç sadece barış değil,
aynı zamanda "bir arada yaşama" kavramıdır. Kimi zaman bir bölgedeki
taraflar arasında resmi bir barış imzalanmaz, ama taraflar bir arada
çatışmadan yaşamayı zımnen de olsa kabul ederler ve böylece istikrar
sağlanır.
İşte bu "barış sağlayıcı otorite" Balkanlar'da ve Ortadoğu'da asırlar
boyu Osmanlı İmparatorluğu oldu. Osmanlı yönetimi her iki bölgede
de, hem yerel halklara kendi içlerinde kültürel bir özerklik tanıdı,
hem de onları bir arada yaşattı.
Osmanlı'nın siyaset stratejisinin temelini oluşturan "Nizam-ı Alem"
kavramı, işte bunu ifade ediyordu. İmparatorluk sadece topraklarını
genişletmeyi değil, aynı zamanda bu topraklara "nizam" getirmeyi
hedefliyordu. Osmanlılar, Moğollar gibi dev topraklar ele geçirip,
sonra da buraları yağmalayan, yakıp-yıkan barbarlar değildiler.
Aksine, ulaştıkları her yere düzen ve medeniyet götürdüler. Bu nedenle
bugün Balkanlar'ın ve Ortadoğu'nun dört bir yanı Osmanlı camileriyle,
medreseleriyle, kervansaraylarıyla doludur.
Balkanlar'da Nizamın Sonu
Osmanlı'nın Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya getirdiği nizam, 18. yüzyıldan
itibaren aşamalı olarak bozuldu. 20. yüzyılın başlarında da tümüyle
ortadan kalktı. Balkan devletleri 19. yüzyılın farklı aşamalarında
Osmanlı'dan bağımsız oldular.
Ancak bağımsızlık, Balkan halklarına huzur ve istikrar getirmedi.
Aksine, birbirleri ile toprak kavgalarına giriştiler. 1912-13 Balkan
Savaşları, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesinin, bölgedeki huzur ve
asayiş ortamını nasıl yok ettiğini gösteriyordu: Balkan Devletleri
I. Balkan Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün Rumeli topraklarını
ele geçirdiler ve böylece Balkanlar'daki Osmanlı varlığına son verdiler.
Osmanlı'nın fiziki varlığıyla birlikte nizamı da ortadan kalktı.
Sonuç ise savaş ve kaos oldu: Osmanlı'dan geriye kalan toprakların
paylaşılması konusunda birbirleriyle anlaşamadılar ve böylece II.
Balkan Savaşı patlak verdi.
Osmanlı nizamının çökmesiyle birlikte başlayan bu Balkan karmaşası,
bugüne kadar devam etti. Balkan Yarımadası, II. Balkan Savaşı'nın
durulmasından kısa bir süre sonra bu kez I. Dünya Savaşı ile kana
bulandı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde Balkanlar'da komitacılar,
çeteler, gerilla örgütleri boy gösterdi. II. Dünya Savaşı'nda ise
Balkan yarımadası bir kez daha ve çok geniş çapta kana bulandı.
Balkan toprakları bir kez daha kanlı iç savaşlara ve etnik temizliklere
sahne oldu.
Balkanlar'daki bu karmaşanın II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle
birlikte durulduğu, Soğuk Savaş ile birlikte bölgenin kalıcı bir
istikrara kavuştuğu sanılıyordu. Oysa gerçeklerin hiç de böyle olmadığı
Soğuk Savaş'ın bitiminden bu yana çok açık bir biçimde ortaya çıktı.
Balkan milliyetçileri 1990'dan başlayarak yeniden birbirleri ile
çatışmaya başladılar. Hırvatlar ve Sırplar arasındaki gerginlik,
1991'de savaşa dönüştü. Sırp saldırganlığı daha sonra Bosna-Hersek'teki
Müslümanları hedef aldı. Balkanlar'daki gerginlik bugün ise Kosova
merkezli olarak devam ediyor. Balkanlar'ın görülebilir bir gelecekte
barış, huzur ve istikrara kavuşacağını ise kimse tahmin etmiyor.
Balkanlar'ın bu karmaşasının kökeninde ise, baştan beri belirttiğimiz
gibi, bölgedeki Osmanlı sonrası düzenleme yatıyor. Bugün Balkanlar'da
Osmanlı'nın miras bıraktığı topraklar üzerinde kurulmuş tam yedi
devlet var: Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk,
Yunanistan ve Bulgaristan... Bu devletlerin hiçbiri etnik yönden
homojen değiller. Hepsinde etnik ya da dini azınlıklar var ve bu
azınlıklar potansiyel bir gerginlik nedeni olarak duruyorlar. Ayrıca
bu devletlerin aralarında uzlaşmaz çıkar çatışmaları var.
Oysa bu devletleri oluşturan halklar Osmanlı zamanında da vardı
ve aynı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama Osmanlı üst bir otorite olarak
bu halkları bir arada yaşatmıştı. Bir asırdır süren söz konusu "otorite
boşluğu" ise, bölgenin "sahipsiz" kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite
boşluğundan en çok zarar gören Balkan halkları ise, Osmanlı'nın
bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular: Bosnalı ve
Sancaklı Slav Müslümanlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonya, Bulgaristan
ve Yunanistan Türkleri, bölgenin en çok "sahipsiz" kalan insanlarıydı.
Halen de öyleler ve kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı'yı,
yani "Osmanlı vizyonu"na ve misyonuna sahip bir Türkiye'yi bekliyorlar.