Balkanlar'da, yeni bir Devlet-i Ali Osmaniye'ye muhtaç, çok güçlü
bir Türk-İslam varlığı bulunmaktadır ve bu durum Türkiye için büyük
bir şanstır. Eğer bu şans iyi değerlendirilirse ve Türkiye bu kimliğini
ön plana çıkararak, bölgeye yön veren bir siyasi güç haline gelecektir.
Balkanlar'da çok güçlü bir Türk-İslam varlığı bulunmaktadır. İşte
bu nedenle de Türkiye'ye çok büyük bir sorumluluk düşmektedir. Çünkü
gerek Bosna, gerek Kosova, gerekse Makedonya'da yaşananların tarihi
kökenleri incelendiğinde, tek uzun vadeli çözümün Osmanlı vizyonu
olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu bölgede var olan Türko-İslami kuşak,
Türkiye'nin önüne hem tarihsel ve politik bir sorumluluk, hem de
büyük bir stratejik fırsat sağlamaktadır. Bu kuşağı korumak, harekete
geçirmek, Türkiye'nin etki alanının genişlemesini sağlayacaktır.
Balkan Politikasının Kültürel Boyutu
Balkan politikasının bir de kültürel boyutu olmalıdır. Bugün Balkanlar'daki
Sırp milliyetçileri Osmanlı'yı Balkanlar'ı sömürmüş emperyalist
bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız, ancak etkili
propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koyarak, Osmanlı
döneminde Balkanlar ve Ortadoğu'da nasıl bir istikrar, adalet, barış
ve nizam kurulduğunu izah etmektedir. Bu tarihsel gerçek Türk dış
politikalası için temel haline gelmiştir. Türkiye'nin stratejik
ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkmasıyla orantılı olarak genişleyecektir.
Türkiye'nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve
dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını
vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.
Önceki bölümlerde incelediğimiz İstanbul'dan Bihaç'a uzanan Türko-İslami
kuşak, Soğuk Savaş döneminde adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle, bu
kuşağın geçtiği ülkelerin Yunanistan hariç hepsi komünist rejimlerin
egemenliğindeydiler. Dahası, Soğuk Savaş'ın durgun ve sabit atmosferi,
Balkanlar'ı da dondurmuştu, bölgede hiçbir "manevra alanı" bırakmamıştı.
Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi Soğuk Savaş bitti ve tarih
yeni bir döneme girdi. Balkanlar'da rejim, hatta harita değişiklikleri
yaşandı. Türko-İslami kuşak ise bu köklü değişimin tam merkezinde
yer alıyordu. Bosna'daki savaş, bu kuşağın en batıdaki temsilcisi
olan Bosnalı Müslümanlara yönelen Sırp saldırganlığının bir sonucuydu.
Bugün Balkanlar'ın "barut fıçısı" sayılan diğer bölgeleri de aynı
kuşağın parçasıdırlar; Kosova, Sancak ve Makedonya...
Bu durum kuşkusuz Türkiye'yi çok yakından ilgilendirmektedir, çünkü
Türkiye, Osmanlı'nın devamıdır, Osmanlı'nın mirasına sahiptir. Bu
gerçek ise, Türkiye'ye hem yeni stratejik ufuklar, hem de politik
ve ahlaki sorumluluklar getirmektedir.
Yunanlı siyaset bilimci Thanos Veremis, "Osmanlı faktörü"nün bu
"geri dönüşünü" ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle yorumluyor:
"Balkanlar'ı potansiyel olarak destabilize edecek ve bölebilecek
faktörlerin başında "Osmanlı faktörü"nün yeniden ortaya çıkışı gelir.
Osmanlılar'ın bölgeden çekilmesinden bu yana, Türkiye'nin Balkanlar'daki
Müslümanlara yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa'da
komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye'nin Balkan Müslümanları ile
olan ilgisi de önem kazandı... Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut
gibi farklı etnik kökenlerden gelen milyonlarca Balkan Müslümanı,
Karadeniz'den Adriyatik'e kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar.
Türkiye'nin, bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek
bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir." (Thanos
Veremis, "Greece: The Dilemmas of Change", s. 131-132)
Ayrıca, Veremis'in yine aynı makalede vurguladığı gibi, bu kuşağın
çok önemli bir stratejik özelliği daha vardır: "Yunanistan ile onun
kuzeydeki Ortodoks müttefikleri, özellikle de Sırbistan arasında
bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye eğer bu duvarı güçlendirebilirse,
Sırbistan ile Yunanistan'ı birbirinden ayıran bir doğal engel yaratabilir.
Böylece gerek Bosna-Hersek yönetimi, gerekse Türko-İslami kuşağın
diğer üyeleri için büyük tehlike oluşturan bu iki müttefik Ortodoks
gücün etkisi azaltılmış olur."
Kısacası Yunanlı gözler, Türko-İslami kuşağın Türkiye için büyük
bir stratejik avantaj, bir "etki alanı" imkanı yarattığını görebilmektedir.
Türk ve İslam Kimliği Ya da Osmanlı Vizyonu
Thanos Veremis, Türkiye'deki önemli bir noktayı daha görmekte ve
göstermektedir: Yunanlı yazara göre, geçmiş dönemde Türkiye'nin
Balkanlar'dayeterli etkiyi oluşturamamış olmasının en büyük nedenlerinden
biri, "İslam ve Türk milliyetçiliği arasında yapılmış olan zoraki
ayırım"dır. Yine Veremis'e göre, "Türkiye'nin Balkanlar'da etki
sahibi olmaya başlamasında, Türk milliyetçiliği ile İslami kimliğin
yeniden uyum içinde birleştirilmesi" etkili olmuştur. Yazar daha
da ileri giderek, Türkiye'nin Balkanlar'da ilerlemesini sağlayacak
olan formülün, Ziya Gökalp'in yüzyılın başında ortaya koyduğu "Türkleşmek,
İslamlaşmak, Çağdaşlaşmak" formülü olduğunu söylemektedir.
Bu durum, Türkiye'nin Balkanlar'da güçlenmesi için İslami kimliğini
vurgulaması gerekmektedir. Bölgede, yeni bir Devlet-i Ali'ye muhtaç
bir Türk-İslam varlığı vardır ve bu durum Türkiye için büyük bir
şanstır. Eğer bu şans iyi değerlendirilirse, Türkiye bölgeye yön
veren bir siyasi güç haline gelebilir.
Ekonomik sıkıntının aşılması, hem Türkiye'ye daha büyük bir itibar
kazandıracak, hem de dış politikaya ayrılabilecek kaynakları artıracaktır.
Çünkü bir "etki alanı" oluşturmak, öncelikle ekonomik güç gerektirir.
Tüm bunların ötesinde, bir de Türk toplumunun zihninde "büyük ülke"
inancının ve arzusunun uyandırılması gerekmektedir. Bir imparatorluğun
mirasçısı olan Türk toplumu, bu inancın mayasına sahiptir.